|
SAHTE
KAHRAMANLAR'dan…
"Asırlardır,
belki dört - beş asırdır, içine hapsedildiğimiz mânevî bir zindan
var... Son dört - beş asrın hesabını, her ân bu mânevî zindan rejimi
bir kat daha ağırlaşmış olarak, böyle bir hapis haline irca edebiliriz.
Asırlardır zindandayız!.. Neyin, hangi halin zindanıdır bu?.. Bir
türlü hakikate ulaşamamanın, olamamanın, dünyanın en şaşaalı oluşundan
sonra, o oluşun aşkını kaybetmenin, birtakım hayâllere kapılmanın,
yapamamanın, edememenin, erişememenin, üstelik erişmekten alıkonulmanın
muazzam zindanı... Bu hali bir köylü bile anlar. Evet, üç - dört
asırdır, en kuvvetli karakteriyle 150 senedir, en bâriz ifadesiyle
de 50 yıldır, kısaca ve topluca, Tanzimattan bugüne kadar, bir mânevî
zindan içindeyiz. Sanki gözlerimizi çıkarmışlar, yerine, uydurma
bir dünyanın çizgileri nakışlı, takma gözler takmışlar... Biz yalnız
onları görmeye memuruz; dışarıyı göremeyiz, bu zindanın zarını yırtamayız.
Her gün bu zarın üstüne bir zar daha çekilir ve biz böyle gideriz!
Bu zindanı açmanın, bu zindanın kapısını aralamanın tek çaresi;
bize onu hediye eden, bir külâh gibi giydiren, sahte kahramanları
anlamaktır. Sahte kahramanı anlamak için de gerçek kahramanlar üzerinde
bir fikir sahibi olmamız lâzım..."
…………………
"Gerçek
kahramanlığı anlamak için insan ve cemiyete köklü bir anlayış, bir
görüşle bakabilmek lâzım... Bu âlem, içinde yaşadığımız bu âlem,
bizim tasavvuf görüşümüze eş olarak, birtakım zıtların ahengi içinde
tek yolu tefrik edebilmenin imtihan çerçevesi... Bir çok zıtlar
birbiriyle muharebe halinde; ışık karanlıkla, ulviyet süfliyetle,
belâ saadetle, hastalık sıhhatle ve nihayet topyekûn yokluk, adem,
varlıkla, vücutla... Göğü tarayan sayısız, yüzbinlerce projektör
gibi insanoğlu yolunu arıyor fezada, yani mânevî âlemde... Hudutsuz
arayış... Yolun tek olduğu hissi herkeste mevcut; o insanî bir bedahet;
fakat hangisi?.. Bu ebedî arayıcılık içinde kahraman, bizi talib
olduğumuz yola yaklaştırandır. Ondan verdiği haber nisbetinde kahraman..."
………………
Şimdi; bu ölçülere
göre kahraman, her sahada ve bütün hareket tecellilerinde üstün
varlığa, üstün oluşa yol açan, kendisini ve cemiyetini aşan, insanı
ve cemiyeti yoğuran ve nefslerini aşmaya davet eden, zamanı delen
ve mekânı yırtan, hamle örneği üstün insan...
Bir şiirimde, üçer heceli iki mısra var:
"Gaye tek
Ölmemek"
HAZRETİ
ALİ' den
"Hadîs
meali:
"Sahabîlerim üzerinde bir fikir ortaya atılınca bilenler hakikati
belirtsin! Belirtmeyenlere Allah ve melekleri lânet eder!"
İşte şimdi bu satırların yazarı da bu hükme girmiş oluyor.
Hiçbir zümre ve telakkinin hatırı için olmaksızın, yalnız hak adına
ve "Sünnet ve Cemaat Ehli" ölçüsüyle bildirelim ki, Peygamber
damadı, Nur Neslinin yürütücüsü ve mâna âleminin Hazret-i Ebu Bekr'den
sonra ikinci sultanı Hazret-i Ali, sırada dördüncü olduğu gibi kıymet
derecesinde de dördüncüdür; ve dört büyük sahabî arasında, akıl
ve hikmet yönünden baştadır. Birincisinde rikkat ve rahmet, ikincisinde
şiddet ve celâdet, üçüncüsünde hayâ ve edep, dördüncüsündeyse akıl
ve hikmet.
Hazret-i Muaviye ile arasındaki nispete gelince, sahabîlik derecesinde
ondan çok yüksek ve dâvasında mutlak surette haklı...
Fakat burada bir incelik var:
Mutlak surette haklı olan Hazret-i Ali'ye mukabil Hazret-i Muaviye
haksız değil...
Tezat gibi görünen bu hükmün inceliğini ancak sır idrakine mâlik
bir vicdan sahibi anlar. İçindeki su yarı yarıya dolu bir bardağa
bakınca, iyimser, "yarı yarıya dolu", kötümser de "yarı
yarıya boş" der. Aynı incelik...
Büyük harflerle yazıyoruz:
MALUM DAVADA HAZRET-İ ALİ MUTLAKA HAKLI, HAZRET-i MUAVİYE DE HAKSIZ
DEĞİLDİR!!!...
Allah Resulünün sır kâtipliğini yapmış, İslâmı denizlere çıkarmış
ve ölürken Kâinatın Efendisi'nin mübarek tırnaklarını dudaklarına
koydurmuş olan Muaviye büyük sahabîlerdendir. Ali ile ihtilâfı da
bir içtihat meselesinden ibaret... Nur Neslinin iki kol başısına
edilen, gök kubbeyi devirici zulüm ise Muaviye'nin eseri değil...
•
Hadîs meali:
"- Ya Ali, seni seven, ancak mümindir, sevmeyense münafık..."
Hadîs meâli:
"- Ali'ye nazar etmek ibadettir."
Hadîs meâli:
"- Ali'ye muhabbet bana muhabbettir; bana muhabbetse Allaha
sevgi... Ali'ye düşmanlık, bana, bana düşmanlık da Allaha adâvet..."
TANRI
KULUNDAN DİNLEDİKLERİM' den
ALLAHIM,
SENİ İSTİYORUZ!
Yıllardır insanlık, derin ve sinsi bir dert çekiyor. Bu dert, sinirleri
bozuk bir mirasyedi oğlunun iç sıkıntısı. Mirasyedi çocuğu, gözünün
bir işaretiyle yeryüzünün bütün çeyizlerini ayağına serdirebileceği
halde hiçbirisiyle avunamıyor. Lâstik toplarını ısırıyor, renkli
balonlarını iğneliyor, motorlu fillerini, pervaneli atlarını yerlerde
süründürüyor ve bütün zenginliklere arkasını dönmüş, bir pencereden,
bir türlü kendisine kadar gelemiyen güneşin toprak üstündeki altın
lekelerini seyrediyor. Bu hastalık, masallardaki dünya güzeli şehzadelerin
derdi gibi bir şey... Başında bin doktor ve üfürükçü, bin hokkabaz
ve falcı çare arıyadursun; o, günden güne fenalaşmakta...
•
Denizaşırı
bir memlekette bir takım kardeşleri, tuhaf bir ülke kurdu. Evleri
itfaiye merdivenlerinden, gökleri arı kovanlarından, sokakları,
üstünde binlerce bıçağın işlediği bileği taşlarından farksız...
Orada, uzun boylu, cam gözlü, dört köşe omuzlu; az konuşan, konuştuğu
zaman da kurbağa gibi sesler çıkaran bir insan örneği pey dahlandı.
Suratı yoğurttan daha çizgisiz olan bu tipin ne zaman ağladığı,
ne zaman güldüğü, ne zaman heyecanlandığı belli değil... Yalnız
bir paspasın üstünde, yumruklarına deriden bohçalar sarmış iki çıplak
insan boğuşurken; milyonluk kalabalıklar karşısında, bir takım kısa
pantalonlu çocuklar meşinden bir yuvarlağı kovalarken; iki lâstik
tekerlekli araba 80 derece meyille bir dönemeci kıvrılırken gırtlağından
nâralar boşanıyor.
Ufak bir ameliyatla aşka ait her kahırdan kurtulmuş harem ağaları
gibi, içinin bütün zehirlerini sinirleriyle beraber söktürmüş olan
bir insan örneği, teselliyi cematlaşmakta aramanın korkunç misali...
İşte, bütün hârikası sadece kemiyet plânını alabildiğine köpürtmekten
ibaret (Yeni Dünya) isimli diyarın macerası!..
•
Beri tarafta,
şarka doğru bitmez ormanlar ve sonsuz (step)ler memleketinde başka
kardeşleri, yıldızların bile duyduğu bir çığlık kopardılar: Komünizma!..
Yenicami merdivenlerinde asker terhislilerine leke sabunu satan
işportacıların kolay belâgatiyle dünyayı, asırları, medeniyetleri,
milletleri ve sınıfları markaladılar. Bütün derdi, fazladan bir
demet soğan, bir şişe yağ ve iki saat istirahatten ibaret bir sınıfın
istırabı, insandaki büyük ve mücerret idrâk ıstırabının yerini almak
istedi. O gündenberi kâinatı dört köşe gören bir madde telâkkisi,
hâdiselerin ebedî düğümünü arıyan ruh kavrayışına; sefil bir yokluk
mantığı, mantığın üstündeki varlık murakabesine; Eskimolara bile
vâdeden insaniyetçi dolandırıclık, millet aşkına; sokak afişçiliği,
sâf ve hâlis san'ata; âdî vu zuh, ulvî muğdile düşman kesildi. Sonunda
onlar da, ezelî ve ebedî kıymetlerin çoğuna, merkezinden mahrum
olarak, sinsi sinsi dümen kırmakta aradılar muvazeneyi...
•
Gelelim, (Adriyatik)
kıyılarından esmeğe başlayıp Baltık sahillerinde kasırgalaşan, sonra
dünya büyüklüğünde bir balon gibi patlayıveren mahut tecrübeye:
Faşizma ve Nazizma!...
Bu tecrübe, eşya ve hâdiselere tahakküm iktidarından düşen, öz terakkileri
içinde boğulan (Greko - Lâtin) medeniyetinin kendi nefsine karşı
bir aksülâmeli oldu. Bir aksülâmel; kendi kanunlarına, mukaddeslerine
karşı bir isyan ve ihanet... Garp medeniyetinin son yemişi müsbet
bilgiler, onu bir hançer gibi tutan elde, hiçbir başka hak ve mukaddes
tanımaksızın, mutlak bir imtiyaz ve tahakküm edasiyle mirasa konmak
istedi.
Ve meydanı, hiçbir insanî ideolocya gayreti olmıyan, sadece kâbuslarda
bile görülmez bir iştiha ve ihtiras psikolocyasiyle şişmiş, ilim
ve sistem sahibi bir canavarlık hamlesi kapladı. Netice malûm...
•
Ya demokrasyalar?..
Hastalığın başı onlarda!.. Bir zamanki sahte muvazeneleri ve sonra
bu muvazeneyi allak bullak eden madde keşiflerinden sonra, rahimlerine
bu iki (menfi)yi düşüren, bilmeden geliştiren, doğuran ve nihayet
teker teker boğup kilise kapılarına bırakmaya mecbur olacak kadar
bedbahtlaşan; şu ânda maddede muzaffer, fakat mânada büsbütün müflis
onlardır!
•
Hiçbir misal
ve tecrübe, insanlığı kandıramıyor. O, kifayetsizi ve dalâleti hemen
seziyor. Menfiyi, çürüğü, günübirliği sezmek işten bile değil, fakat
müsbeti, sağlamı, devamlıyı bulmak, dâvaların dâvası...
Niçin o kadar tapındığı müsbet ilimler ona tesellisini vermiyor.
Ölülerin kalbini şişelerde zıplatan doktorları; suyun altına, havanın
üstüne merdiven kuran mühendisleri; Londradaki fısıltıyı Tahranda
dinleten kâşifleri var. Bütün bunlar içinin yıkıntısına niye ilâç
değil?..
Ruhunun bütün nizamı çöktü. Bestekârın kulağına eski vecdin sesleri
yerine sar'alı kadın çığlıkları ve Afrikalı vahşi tepinmeleri geliyor.
Ressamın gözüne, eski âhenkli yüzler yerine, yedi başlı zebanîler
ve kemik hastalıkları koğuşundan seçilmiş hilkat galatları görünüyor.
Mimar, gökyüzüne bağırsak gibi şeyler çekiyor. Şairin şiiri, daha
içini okumadan, uzaktan bakıldığı vakit, kocakarı ağzı gibi yıkık
dökük... Üstünde oturduğumuz eşya, taş devri âletleriyle yontulmuş,
işsizlik, ümitsizlik ve bedbinlik teneşirleri...
İnsanlık bunalıyor!!!
İşte bütün dâva; insanlık bunalıyor!!!
Belki de bunalmaktan kurtulmak için ayaklandırdığı kıyamete rağmen
insanlık bunalıyor. Ve asıl bundan sonra bunalacak!...
Son yıllarda zamanın en ince çizgisine dokunan filozof ormanlarda
dolaştı; ve (Bunalma felsefesi) başlığı altında korku ve sıkıntıyı
bestelemeğe çalıştı. Şimdi de insanlığın beklediği yeni ve büyük
(metafizik)ten bahsediyorlar!
•
Artık anlıyoruz;
Allah dünyamızdan çekilmiştir!
Dünyanın ve her şeyin mutlak sahibi dünyadan çekilmedi; dünyanın
kalbleri, kendilerini onun nurundan çekti. Allah dünyamızdan çekilmiştir.
•
Bize kim yol
verecek? Kabuğunu emdiği şeyin ruhunu tüküren ham ve kaba softa
mı? Adını bile anmayın!
Basit ve tabiatın üstünde, âlem içi âlem sezen yepyeni (fevkalâde)
telâkkisi; sen neredesin? Kaz kümeslerine sığmayan üstün ruhun,
istikbâle ve mâveraya iştiyakından ne haber?.. Kurbanlık koyunlar
gibi boynu kesilmiş büyük saffet ve teslimiyet; bizi E f e n d i
m i z e ancak sen kavuşturabilirsin!
•
Niçin yıllarca
güneşe, ateşe, öküze ve ağaca taptık?.. Ne diye bu âdi maddelere
ruhumuzun esrar gömleklerini giydirdik? Hep bu dört köşe şeklin
dışındaki ruhu, hep bu yaşadığımız günün ilerisindeki ânı, hep bu
gençliğin üstündeki durağı ifadelendirmek için...
Dünya ilk defa olarak Allahsızdır. Artık ne bir (harikulâde) telâkkisi,
ne bir sonsuzluk duygusu, ne bir gizlilik idrâki, ne bir yarın iştiyakı!..
Hızını büyük imanlardan alan müsbet bilgilerimiz, lokomotifi bozulmuş
vagonlar gibi ilk darbeyle yürüyor ve hep inişlerden faydalanıyor.
Yokuş göründü! Vagonlardan çığlıklar geliyor: Nasıl tırmanacağız?..
Allah dünyamızdan çekildi. Bu çekiliş, bir insandan cesaretin çekilişi,
bir çehreden sevginin uçuşu, bir bahçeden baharın gidişi gibi, kaba
madde üzerinde takibi mümkün bir iş değil!...
Ve işte bunalıyoruz!!! Günün en ince çizgisi, bu... Rahatsızız;
mahduda sığamıyor, hudutsuzu dolduramıyoruz.
Her sakatlık ve çarpıklık yalnız bu yüzden...
Bu hal, her vasfı ihmal edilen ruhun, göze görünmez bir plânda,
kâinat kadar büyük şahsiyetini ihtar edişinden doğmakta...
•
Dünyanın ve
her şeyin mutlak sahibini, has aynası olan gönüllerde, mutlak sahiplik
tecellisine dâvet etmeyi bilecek miyiz, bilmeyecek miyiz? Bilmeyeceksek
bilelim ki bir saniye ilerimizde, artık bir daha zerrelerimiz yanyana
gelmemecesine müthiş, patlama ânı var!..
•
Allahım! Seni
istiyoruz!..
(1943)
|