|
MOSKOF'
dan
ALTUN ORDU
………………….
"Altun Ordu" veya "Altun Orda", Türk'ün İslâmiyeti
kabûlünden sonra teşkilâtlandırdığı, yolu ve gayesi belirli ideal
ordularından biridir ve devletine de aynı ismi vermiştir.
1237 - 1238 Batı seferi neticesinde Batu Han, Aşağı İdil boyunda
Altun Ordu devletini kurdu ve büyük hamlesi olarak, Ortodoks Rusyayı
bir baştan öbür başa çiğnedi. Artık bütün Knezlikler onun hâkimiyeti
altında birer tebaacık... Batu Han Knezlik sistemini değiştirmedi
ve onları Altun Ordu'ya bağlı hizmetkârlar halinde tuttu. Başta
Moskova Büyük Knezliği olmak üzere Ruslar 14. Asır sonlarına kadar
Türk ve Moğol boyunduruğu altında kaldılar ve nihayet Timurlenk'in
Altun Ordu'yu yıkması ve Moskova Knezliğini öbür parçaları ile birleştirici
şekilde ihya etmesi üzerine istiklâl ve bütünlüklerine kavuştular.
Aynı Asrın ortalarına doğru da din bakımından Bizans'ı bırakıp Ortodoksluğun
merkezini Moskova'ya aldılar.
TİMURLENK
Timurlenk,
koyu zalimliğine rağmen daima müslüman kalmış ve İslâm dâvasını
gütmüş olan yüce imparator, en büyük tarihî suçunu, Yıldırım Bayezid'in
şahsında genç Osmanlı devletini tökezletmekte değil, Moskof'a hayat
sahası açmakta ve onun bir gün İslâmlığa nasıl musallat olacağını
kestiremeden bütünleşmesini kolaylaştırmakta göstermiştir.
Timur'un, Osmanlı ülkesine olduğu gibi Altun Ordu'ya karşı da yıkıcı
hareketi, sırf istirkap ve İslâm temsilciliğini nefsine hasretme
duygusiyledir. Fakat Yıldırım Bayezid'e gösterdiği yumuşaklık ve
anlaşma tavrı ve buna mukabil gördüğü sertlik ve hakaret edasına
karşı bir dereceye kadar mazur olan Timur, Altun Ordu mevzuunda
sultânî nefsinin hiçbir rakip kabûl etmemesinden başka bir dayanağa
sahip değildir. Moskova Büyük Knezliğini Rus birliğinin merkezi
haline getirmeye sebep olurken de, salîbe hizmet etmek şuuru yerine,
rakip ellerden kurtardığı düşmüşe yardım gururu içindedir. Öyle
bir düşmüş ki, o günkü şartlara göre, ne kadar kalkınsa yine ayağa
kalkabilmesine ve salîp dâvasını hilâle karşı saldırıya geçirebilmesine
imkân yoktur. Zira Timurlenk, şiddetli müslüman, fakat kılıcından
başka hiçbir keskin idraki olmayan, kör nefsaniyetli öyle bir hükümdardır
ki, yarının keşfine ait en küçük harfi bile heceleyebilmekten âciz
ve yıktığının Müslüman, yaptığının ise Hristiyan olduğu muhasebesine
bağlı bir sezişten mahrumdur. İlâhî takdir, Timur'a, Haçlı seferlerinden
sonra, İslâm dâvasını Bizans ve Cenubî Rusya üzerinden Batıya yöneltme
şuurunu vermemiş, onu Doğu Çemberi içinde hapsetmiş ve Hristiyanlık
âlemini gözüne pek küçük göstererek, bütün emelini, tek başına efendisi
olmak gayretini güttüğü Şark'a bağlamıştır.
Fatih Sultan Mehmed'in İstanbulu fethinden yarım asır kadar evvel,
Çin seferine hazırlanırken ölen Timurlenk, Rus'a Rusya'yı açmakla,
Peygamber methinin hedef tuttuğu ve Moskof'un din devşirdiği diyarı
fetheden "Osmanlı" isimli yeni İslâm - Türk İmparatorluğuna
ne büyük bir belâ musallat ettiğinden gafildir. Onun bu özürsüz
gaflet suçu da bağışlanabilir soydan değildir. Hem büyük Müslüman,
hem de bilmeden salîbe yardımcı... İlâhî takdir...
TEZİMİZ
Bizim birkaç
kelime içinde hulâsalandırılabilecek ve bütün eserimiz boyunca ispatlandırılacak
bir tezimiz var:
Bugünkü, bütün insanlığın başına belâ Rusya'nın meydana gelmesinde
iki Müslüman ve asılları Türk başbuğ tanıyoruz. Bunlardan biri Moskofluğun
temel atmasına vesile olmuş, öbürü de, Rusya'ya Büyük Rusya olmak
şuuru gelir gelmez bu şuurun liderini eline geçirmişken bırakmak
suretiyle son merhaledeki Rus oluşunu sağlamış ve böylece, dolayısiyle
ve yine bilmeyerek tarihimizin en korkunç suçlamasına müstahak olmuştur.
Bunlardan biri 14. Asır sonlarında Timurlenk, öbürü de 18. Asır
başlarında Prut ordusu serdarı Baltacı Mehmed Paşadır.
Ruslar, bugünkü oluşlarına kadar kendilerine vücut veren saiklerin
iki ana remzi halinde, Moskova'nın göbeğine Timurlenk ile Baltacı
Mehmed Paşanın heykellerini dikseler yerinde olur…
BATI
TEFEKKÜRÜ VE İSLAM TASAVVUFU'ndan
…………………
"Felsefe, aklın, kendi hükümdarlığını göstermek için kurduğu
müessise... Ve doğruyu bulmanın değil de yanlışı düzeltmenin müessisesi...
Felsefede her mektep, öbürünün yanlışını gösterirken doğruyu söyler.
Felsefeyi de şu şekilde izah ettikten sonra Garp tefekkürüne geçip
bilâhare tasavvufa döneceğiz. Felsefe, hakikati hiçbir çıkış noktası
olmaksızın serbest arama yoludur. Kelime iştikakı (filos) ve (zofos)tan
gelir. Yunanca... "Hikmet dostluğu" demek... Peşin hiçbir
şeye inanmaz. Yahut peşin inanmak diye birşey yoktur sisteminde...
"Hakikatı bulacağım, ona memurum" der ve başsız, sonsuz,
arar. bir odada saklanmış bir eşya gibi... Kâinatta saklanmış şeyi,
mücerredi aramanın müessisesi felsefe... Din ise odadaki gizli şeyi
peşin bildirmenin yolu... O malûm şey yerinde dururken ayrıca aramaya
nasıl müsaade olunur? En güzel izah olabilir, bu... (Paskal) varmıştır,
bu ince hakikate... O, vâhid olan "şey"in mihrakı etrafında,
ebedî meçhule doğru hudutsuz bir fikir cehdi... Aklın vazifesi budur.
Bunun ismi hikmettir, felsefe değildir. Felsefe bulmanın değil,
boyuna aramanın yolu...
Burada çekinmeden söyleyebilirim ki, bu dünyaya hiçbir insan gelmemiştir
ki, "hakikate talibim" demesin. Komünist de bunu der,
herkes de... Ve yine herkes bilir ki, hakikat tektir. Bunu bedahet
halinde biliriz. Hakikat tektir. Hakikati bulan, onu nâmütenâhide
arar mı? Onun için dinlerin felsefeye karşı bakışına dikkat etmek
lâzım...Din, buluş; felsefe ise bulduğu herşeyde hatâlı veya hatâ
etmesi mümkün bir arayış... Böyle olunca, elbette ki, "sabit"in
değişene ve mihverini bulamıyana tahammülü olamaz.
Hiçbir kararsızlık kararın yerini tutamaz ve kuvvetini kazanamaz.
"Sabit" üzerinde donmamak ve her ân arayıcılıkta devam
etmekse, ancak o "sabit"in bağlısı meçhuller âlemi üzerinde
derinleşmekle olur. Dindar, mihverlik bir inanış etrafında fezayı
dolaşırken, başıboş hakikat arayıcısı onu her defa kaybedici, neticesiz
bir maceraya mahkûmdur.
Böylece hududu iyi çizmek şartiyle felsefeden istifadenin binbir
şer'î ve makbul yolu vardır. Tasavvuf bazı hikmetleri bakımından
felsefeye yakındır. İşte bir mihver etrafında meçhuller âlemini
çevrelemenin mübarek mektebi... Fakat şeriatın hiçbir alâkası yoktur
felsefeyle... Şeriatteki mânalara, evet, hikmet denir. Felsefenin
sefaletini, felsefede en büyük eserlerini vermiş Avrupalı filozoflardan
dinleyeceğiz birazdan... Şimdi bu hal üzere bırakalım felsefeyi...
Ve şu kadarını söyleyelim:
Hududunu tanıyan, tükeniş sınırlarını gören akıl, dince en mübarek
vasıta... Ve kendi kendisini yenmeye, çürüğe çıkartmaya memur köle
âlet...
Bütün Garp, büyük bir felsefe zinciri halinde gelir. Ve bütün bu
geliş, kendisini tatmin etmeyen ve daima yanlışlar içinde boğulan
bir manzara çizer.
Biz felsefeyi işte böyle anlarız ve ancak meçhullerini nâmütenâhi
bildiğimiz Mutlak Hakikat etrafında, tâbi bir müessise olarak lüzumlu
görürüz. Hakikatı aramakta "buldum!" yobazlığına düşmemek
ve "buldum!" denilen vâhidin, mutlak surette bulunduktan
sonra da nice arayışlara muhtaç olduğunu göstermek için felsefî
tefekküre de öz hududu içinde yer veririz."
HİTABELER'den…
GENÇLİĞE
HİTABE
Bir gençlik,
bir gençlik, bir gençlik...
"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir
gençlik...
Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk
ikibuçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hakimiyetle süsleyici; üç asrını
kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını Allahın,
Kur'ân'ında "belhüm adal" dediği hayvandan aşağı taklitçilere
kaptırıcı; en son yarım asrını da İşgâl ordularının bile yapamayacağı
bir cinayetle, Türkü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında
helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören... Bu devreleri, yükseltici
aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi,
evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önündedimdik bekleyen bir
gençlik...
Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün "dikey"leri
"yatay" hale getirecek bir nida kopararak "mukaddes
emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan
bir gençlik...
Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün
dâvacısı bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan; meclisinin duvarında "Hakimiyet
Hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta
bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bulan bir gençlik...
Emekçiye "Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen
kendine acıyamaz ve yardıcı olamzsın! Ama sen de, zulüm gördüğün
iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan
daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!"
; Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resûl emrini kalbinin
ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!"
ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına,
vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir
gençlik...
Bir buçuk asırdır yanıp kavrulan ve bunca keşfine ve oyuncağına
rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığını,
Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu
sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezheb, ortada
ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayâli varsa
hakikatinin İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm
âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik...
"Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan
fert fert "ben varım!" cevabını verici, her ferdi "benim
olmadığım yerde kimse yoktur!" duygusuna sahip bir dâva ahlâkını
pırıldatıcı bir gençlik...
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet
sayacak kadar gözü kara ve o nispette strateji ve taktik sahibi
bir gençlik...
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifirî karanlıkta, ak
sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik...
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı,
çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi,
şaşkına dörmüş ailesi ailesi, ve daha nesi ve nesi, hâsılı, güya
kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli
tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine,
telkin ve temmişesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek,
tek başına onlara karşı durabilecekdestanlık bir meydan savaşı içinde
ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir
gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş
bütün eski nesillerden hiçbirini beğenmeyen, onlara "siz güneşi
ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! Gerçek
müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başınıza gelmezdi!"
diyecek ve gerçek müslümanlığın "ne idüğü"nü ve "nasıl"ını
gösterecek bir gençlik...
Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin
alemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, O'ndan başka hiçbir
tutamak, dayanak, sığınak, sarınak tanımayacak ve O'nun düşmanlarını
ancak kubur farelerine denk muameleye lâyık görecek bir gençlik...
Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsur yıldır,
devrimbaz kodomanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden
kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm
bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye
mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım.
Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim manevî babanın tabutunu
musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine
koymandır!
Surda bir
gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!...
Allahın selâmı üzerine olsun...
|