|
TÜRKİYENİN
MANZARASI'ndan…
ŞUCULAR
VE BUCULAR
Bahsettiğimiz
şucular ve bucular birer veliye dayandıkları zehabındadırlar. Olabilir;
hattâ zehapları doğru da olabilir. Fakat İslâm dâvasının cemiyet
meydanında muhtaç olduğu kavga erleri veliler değildir. Velîler,
hususiyle yüksek derecelileri, kendilerine nispetle süflî denilebilecek
böyle bir seviyeye düşmekten münezzehtirler. Bu seviye, olsa olsa,
gerçek bir velîden feyz ve nur almış, dış dünyaya dönük, aksiyoncu
yaratılışların çizgisi... Velîlik ayrı bir iç âlem ve derinliğine
bir sonsuzluk ufku... İçte hiçbir velî ve dışta hiçbir aksiyoncunun,
topuklarına bile uzanamayacağı nebiler ve resûller ise her bakımdan
son merhale ve mutlak münezzeh.
Kaldı ki, mahut şucular ve bucular kadrosunda ne böyle bir aksiyon
kahramanı var, ne de -laf aramızda- bağlı oldukları zatlarda böyle
kahramanları yoğurabilme iktidarı... Bu kadrolarda her şey kuru
bir nispet iddiasından ve hasapsız, dirayetsiz, taktiksiz şekilde
fincancı katırlarını ürkütme patavatsızlığından ibaret kalıyor.
Çoğu, ne geldiği ve ne gittiği yeri bilir birtakım cahillerden kurulu
bağlılar halkası da yüzbinlere varmış sanılıyor ve plânlı şekilde
muazzam bir dâvayı gerçekleştirmek için yürüyüşe geçmiş farzediliyor.
Üstelik ve en acısı, İslâm dâva ve aksiyonu bunlara izafe ediliyor,
bunlarda göründüğü gibi zannediliyor ve İslâma aykırı cephenin bütün
din hıncı bu beceriksizler üzerinde bir nevi boks talimi yastığına
benzer bir avantaj kazanıyor ve böylece İslâm dâvasını temsil gibi
bir şeref ve ehliyet, bu, şerefli, fakat ehliyetsiz ellerde biliniyor.
Bir de, şuculuk ve buculuk hâs isimleri sahiplerinin gerçek velilikle
en küçük alâkası bulunmayan, her biri iyi niyetli ve muhterem, dost
ve düşman kutupları uzaktan ayırd etme kabiliyetinde, fakat dâvayı
dünya ça pında mimarîleştirme irfan ve iktidarından mahrum ve sadece
bağlılarınca şişirilmiş, büyütülmüş ve şiddetle mübalâğa edilmiş
şahıslar olduğunu söylersek ne buyrulur?
Bunlar dâvayı ilerletmemiş, geriletmişlerdir.
BİZ VE SİZ
Bizimse velilik
tavrının gölgesinin gölgesiyle alâka belirtici bir edâmız olmadığı
şöyle dursun, mürid olabilmek liyâkatine ait bir imâ halimiz bile
görülmemiştir. Bizim hal ifademiz şudur ki, Kâinatın Efendisinden
başlayarak "Sıddîk-ı Ekber"den gelen "Altun Silsile"nin
33'üncü halkasına yüz sürmüş ve tasmamızı teslim etmiş olmak gibi
dünyalar değerinde bir nailiyet ve iman ruhuna malikiyetten sonra
sırf kendi âdi şahsımızla ortaya çıkmış ve o münezzeh zatı asla
zimmet altına sokmaksızın, ondan aldığımız mücerret ruhu, 40 yıldır
kendi müşahhas aynamızda billûrlaştırma yoluna girmiş bulunuyoruz.
Demek ki, biz, o büyüğü temsil dâvasında değiliz; onu böyle bir
temsilden mücerret ve münezzeh görmekte ve ruhumuzu dayadığımız
ana kaynak ve iç dünyamızın ufuk noktası halinde muhafaza etmekteyiz.
Bu, bütün kıymetlerini ondan almış ve her türlü eksiklik ve değersizliğini
nefsinde görmüş bir adamın sadece şahsiyle tecellisidir ve sabit
bir kökten fışkırıcı bir dünya görüşünün eşya ve hâdiselere nakşı,
tatbiki işidir.
Etrafımdaki gençlere her zaman demişimdir ki:
Bende "hal-iç kemal izleri" diye bir şey aramayınız! Bu
mesele benim iç ve mahrem çilem ve dış dünya ile alâkasız bir tarafım...
Bende sadece, ruhuma o büyükten düşen nur zerresiyle İslâm dâvasını
(ideolojik) çapta ve eksiksiz bir (sentez) plânında bugünün ve yarının
dünyalarına tatbiki ve Doğu-Batı arası mahsup sırlarını çözme ehliyetini
arayınız ve "Büyük Doğu" mektebini bu ölçüye göre kıymetlendiriniz
ve başka davranışlarla kıyaslayınız!
İşte böyle başlayan ve asırlardır İslâm âleminin muhtaç bulunup
da hiçbir yerinde en küçük kıpırdanışına şahit olunamayan büyük
hamle; küfrü kendi diyalektiği içinde yıkma ve İslâmı pazarlıksız
ve muvazaasız olanca saffet ve asliyetiyle bina etme hamlesi, günümüzde,
hedefi, yolu, usûlü ve esası bile güme getirici ve telif haklarını
karartıcı bir karşıkılığa düşmüş ve işte bu hazin manzara, dâvayı
zıt cepheye karşı değil de kendi öz cephesi içinde hizaya davet
etme zarureti doğmuştur.
ZUHURLAR
Küfre karşı
sâf iman ve mutlak itikat cephesini en ileri (diyalektik) ve en
muhkem (ideolojik) temeller üzerinde kuran ve sadece dâvanın kurmayları
mevkiinde uyanık gençliği, derin ve gerçek müminleri hedef tutan
ve marka müslümanı aşağı tabaka halka söylenecek sözü olmayan Büyük
Doğu...
Büyük Doğu'yu böyle anlamak lâzımdır.
ÇERÇEVE'lerden
PLAN
Mesela filan
şehrin planı yapılacak. Bunun için ne lazım? Mütehassıs! Getirtiriz.
Mütehassısın iyisini bulmak için ne lazım? İmtihan! Açarız. Planı
satın almak için ne lazım? Para! Veririz. Planın tasdiki için ne
lazım? Münakaşa! Yaparız.
Elimizde kaba resim kağıtları üzerine çizilmiş, Acem halıları gibi
renk ve çizgi içinde, tasdikli bir plan… Bu planda medeniyet merkezlerinin
bütün unsurları düşünülmüştür. Eski eserler, park, asfalt, hal,
kanalizasyon, metropoliten…
Bir plan bir şehre, bir insanın imzasına benzediği kadar benzer.
Dava, beldelerimizi malum medeni şehir esasları değil de, içinde
yaşamak dilediğimiz şehir hakkındaki peşin fikrimiz etrafında imar
etmekte… Şehircilik mekanizmamızda böyle bir perşin fikir bulunduğuna
inanmıyorum. Bu mevzudaki fikrini mesela İstanbulda ve iş halinde
ifade etmiş, biri yıkıcı, öbürü yapıcı iki mütehassısımız var :
1- Vaktiyle dilediği yerde kendisine arsa satınalan ve kimin malı
diye sormadan kasıp kavuran yangın…
2 - Şimdi bu arsalarda ateşin yakmaya tenezzül etmiyeceği derecede
çirkin ve dantelalı bir besleme donu kadar müstekreh apartımanlar
çıkan zevksiz para sahibi…
(3
Mart 1939)
BU ADAM,
BU ŞEHİR…
Bu adam şehrin
içinde oturmaz. Küçücük dalgalarla yıkık rıhtımların öpüştüğü uzak
ve kenar bir semtte oturur.
Bu adam şehre ve cemiyete düşman değildir. En çok onları sever.
Fakat onları kendi hayal, mefkûre ikliminde o türlü yükseltmiştir
ki, şehir ve cemiyetin bu günkü müşahhas ifadesinden yine şehir
ve cemiyetin müceerret manâsı adına irkilir.
Bu adam yine bayram adına bayramlardan, insan adına insanlardan
ve söz adına sözlerden bucak bucak kaçıp kurtulacak yer arar.
Bu adam bir bayram sabahı yanına karısını aldı ve İstanbula geçti.
Oradan da Beyoğluna çıktı.
Bu adam ve karısı, Galatasaraydan Taksime çıkıncaya kadar kadayıf
gibi tel tel parçalanacaktı. Bir sinemanın önünden geçerken, misli
rüyalarda görülemez bir manzaraya şahit oldu. Her ferdi anasının,
babasının, karısının, çocuğunun hayatını kurtaracak iksiri 5 dakika
zarfında içerden alamazsa sanki herşeyini kaybetme vaziyetinde bir
insanlık, bir havana dolmuş, birbirinin ruhunu ve maddesini eziyordu.
Dikkat!!! Haysiyet, bağırsak, kumaş, çığlık, nefes ve kemik birbirine
karışmıştı.
Bu adam (deliye her gün bayram…) meselini pek iyi anlamasına rağmen
bu kadar delinin başında bir muhafız aradı; meselâ bir inzibat selâhiyeti…
Yoktu!
Vapur iskelesinde o kadar insan birikmiş; üst üste yanaşan vapurlardan,
uzak ve kenar semtlerin bayram yerine gidenleriyle bayram yerinden
dönenleri arasında öyle bir çatışma doğmuştu ki, bu adam, demir
parmaklıklardan karısının denize fırlamaması için muharebe etmeğe
mecbur kaldı, üstü başı yırtıldı. Ve tek bir inzibat selâhiyetine,
tek bir şehir ve cemiyet mümessiline rastlamadı. Ve kâh (Şirketihayriye)ye,
kâh polise, kâh halka kabahat bulan bazı münferit şikayetlerin çığlıkları
arasında vapura doğru sürüklenirken şöyle düşündü:
- Bu şehir ve cemiyette artık her fert, yalnız kendi başını kurtarmak
ve kendisini öbürüne karşı korumaktan başka hiçbir kaygı ve ölçü
sahibi değil; ve serbestlik usulünün nihaî ve mefkûrevî haddiyle
serbest!
(8
Ekim 1943)
BENİM GÜZEL İSTANBULUM
Erkeklerin
gözünde merhamet, kadınlarının gözünde iffet, gençlerinin gözünde
saffet, yaşlılarının gözünde şefkat kalmamış olan şehir... Ne de
profesörünün gözünde hakikat, muharririnin gözünde samimiyet, tüccarının
gözünde sadakat, polisinin gözünde cevvaliyet...
Benim güzel İstanbul'umda, sadece yemek, yutmak, içmek, şişmek,
ısırmak, incitmek, aldatmak, atlatmak, çelmeye getirmek, tuzağa
düşürmek sevdasında kaba nefs suratlarının çeşitli tuğraları...
Gel de meydanlarda, caddelerde, yol ağızlarında bir kenara çekilip
dirseğini bir taşa ve başını eline daya; ve kimsenin farketmediği
bu tuğraları hecelemeye çalış! Göreceksin ki, benim güzel İstanbul'um,
ruhiyle olduğu kadar suratiyle de çirkin mi çirkin!...
Dolmuşlarda kimse kimsenin hacim sahibi olmasına tahammül edemez.
Vapurlarda favorili delikanlılarla mini-etekli kızlar, kollarını
birbirlerinin omuzlarına atmış, kadın-erkek kompleksini havada üstüste
uçan sineklerin seviyesine indirmiştir. Bir şeyin halisini bulmak
öylesine muhâl olmuştur ki, pres makinesinde ve gözünüzün önünde
portakal sıkan tezgâhtar, önceden portakallara şırınga ettiği Terkos
suyunun keyfiyle karşımızda sırıtmaktadır. Nizamsızlıkta nizama
memur beyaz trafik eldiveni, çözülmesi imkansız bir düğümü boyuna
sıka dursun...
Mektep, adliye, sinama, gece kulübü, ibâdethâne ve bilmem ne hâneden
boşalan insanlar sırasıyle küskün, kırgın, bezgin, bitkin, ölgün
ve ezgin...
Benim güzel İstanbul'umun dâvâsı, ne idarî, ne siyasî, ne içtimaî,
ne iktisadî, ne beledî, ne bediî; sadece ruhî ve ahlâkî...
(31.3.1956)
3 CEVAP
Bir gazetenin
sorduğu üç sualin cevaplarını, o gazeteden sonraya bırakmaksızın
kendi gazeteme alıyorum:
1- "Yeni nesli nasıl buluyorsunuz?" tarzında bir sual,
"Kurtların sardığı ceset üzerindeki hayata ne dersiniz?"
gibi bir sorudan farksızdır. Bugün sanat ve edebiyat sahasında göze
çarpan hayatiyetler, bütün halinde bir ölümün parça parça doğurduğu
"huveyne-mikroskobik hayvan" hareketlerinden ibarettir.
Türk cemiyeti, iman ve gaye boşluğundan uğradığı (psikasteni)den
kurtuluncaya kadar topyekûn sanat ve edebiyatı, kolera çıkmış bir
ev gibi, kapısı mühürlenmiş kabul edebiliriz. Bu hükümden sonra,
yeni kuşaklarla, onların geçmiş nesillere kıyâsı, kendi kendisine
meydana çıkar.
2- Uydurma dil, insanın, içinde yaşadığı kâinatı beğenmeyip onu
yenisiyle değiştirmeye kalkması kadar mecnunca bir abestir. Kâinat
aranır, taranır, tarh ve tanzim edilir, ruh tasfiyehanelerinde arılaştırılır,
sadeleştirilir, lâkin yeniden icat edilemez. Kâinatta mevcut her
unsur, dillerde de kelime halinde bulunduğuna göre, bu benzetmede
yanlış yoktur. Nasıl kâinatı yıkmanın altından (kaos) çıkarsa, Moskova
mer-ü kumandasında Türkçeyi yıkma teşebbüsünün arkasından da bugünkü
yıkıntı çıkmıştır. Lâtin şairinin barbarlar hakkında dediği gibi:
Harabeleri de harap ettiler.
Türkün ruhuna musallat mâna barbarları, Allah ve Resulünün düşmanlarıdır.
3- Memleketimize gelen bitli ve pis sakallı turistler kadar bütün
dünyayı saran bunalım gençliği, yeni keşiflere ve madde oyuncaklarına
rağmen ruhunu bulamayan, eşya ve hâdiselere yeni bir tahakküm nizamı
getirecek yeni imanını arayan insanoğlundan tersine bir işarettir.
Bunlara ait bütün Batı yayınlarını okuyor, hallerini yakından takip
ediyor ve tüylerim ürpererek hükmediyorum ki, her haliyle topyekûn
inkâra giden bu gençlik, hakikatte tam bir iman ihtiyacının timsalini
ve aynı yokluğun feci halini belirtiyor. 19'uncu Asrın ortasından
beri gelen madde terakkileri ve onun doğurduğu madde hayatı yüzünden
başını alıp giden ruh, şimdi her sahada yokluğunun neticesini göstermekte,
intikamını almaktadır.
İSTANBUL EFENDİSİ
Bir gazete
haber veriyor: Eski İstanbul Efendisi tipinden, Türkün 5 asırdır
oturduğu İstanbul, nâm-ı diğer "İslâmbol", yahut "Der'aliyye"
veya "Dersaadet" isimli beldede, kala kala, ancak yüzde
on nispetinde bir kısım kalmış...
Ne hazin!
Eski İstanbul Beyefendi ve Hanımefendisi gerçekten çarpıcı bir keyfiyet
sahibiydi ve bu keyfiyet, kendi medeniyetinden bıkkın (Piyer Loti)yi
büyülemişti. Bugün bu keyfiyet, kemiyetten yana bunca eksildikten
sonra, o güzelim renkleri, çizgileri, sesleri ve edâları, edepleri
yeni nesillere anlatabilmek, eşyanın dördüncü buudundan bahsetmek
gibi bir şey oluyor.
Bu mâna, birçok bakımdan tereddiye uğramış olsa bile 1918 mütâreke
yıllarına kadar mevcuttu. Cumhuriyetin ilânından sonraysa, her gün,
eski konakların kadife perdeleri gibi, sola sola nihayet tavan arasına
kaldırıldı; ve yerine (naylon) örtüler yerleştirildi. Örtü mü, örtüsüzlük
mü?
Derken İkinci Cihan Harbiyle beraber, İstanbul üzerine bir moğol
istilâsı... Moğol ordugâhı halinde şehri kuşatan gecekondular, gecekondu
tipleri ve onları tâkip eden, toprağına ve hüviyetine dargın köylüler...
Bir de sermâyesini şehri rezil etmekte kullanan apartman inşaatçıları...
"Kâtibim" şarkısının, Tanbûrî Cemil Bey mızrabının, "Sivastopol"
marşının ve "Telgrafın Telleri" türküsünün seslendirdiği,
renklendirdiği ve biçimlendirdiği eski İstanbul, son haliyle Yahya
Kemal'e de bir ciğer yarası olmuş ve ona, işte o İstanbul'dan bir
eşya gibi, toprak altına sığınmaktan başka çare bırakmamıştı.
Yahya Kemal, zaman ve mekânını kaybetmiş sanatkârdan ne güzel bir
örnektir; ve "zaman ve mekânını kaybeden bülbül nasıl yaşar?"
hikmetine ne canlı misâldir!
Boğaziçinde denizüstü bir ahşap yalıdan, Erenköyünde eski bir paşa
köşküne kadar sâbık İstanbul çizgilerini 10-15 katlı, deniz kumundan
mâmul, yüzsüz apartmanlar kalabalığı içinde hüzün ve hicapla bekleşir
görüyorum da, o mekânların eski sahiplerini işaretleyici mezar taşlarına
âşina gözle bakıyorum.
Şair Nef'î "güneşle tartılsa yeridir!" dediği elmas İstanbulu
şimdiki hâliyle görseydi, ona, "çingene mangalında tüten bir
marsık!" demezdi de ne derdi?
(15
Haziran 1978)
|