Eserlerinden
Bölümler
(6)

TÜRKİYENİN MANZARASI'ndan…

ŞUCULAR VE BUCULAR

Bahsettiğimiz şucular ve bucular birer veliye dayandıkları zehabındadırlar. Olabilir; hattâ zehapları doğru da olabilir. Fakat İslâm dâvasının cemiyet meydanında muhtaç olduğu kavga erleri veliler değildir. Velîler, hususiyle yüksek derecelileri, kendilerine nispetle süflî denilebilecek böyle bir seviyeye düşmekten münezzehtirler. Bu seviye, olsa olsa, gerçek bir velîden feyz ve nur almış, dış dünyaya dönük, aksiyoncu yaratılışların çizgisi... Velîlik ayrı bir iç âlem ve derinliğine bir sonsuzluk ufku... İçte hiçbir velî ve dışta hiçbir aksiyoncunun, topuklarına bile uzanamayacağı nebiler ve resûller ise her bakımdan son merhale ve mutlak münezzeh.
Kaldı ki, mahut şucular ve bucular kadrosunda ne böyle bir aksiyon kahramanı var, ne de -laf aramızda- bağlı oldukları zatlarda böyle kahramanları yoğurabilme iktidarı... Bu kadrolarda her şey kuru bir nispet iddiasından ve hasapsız, dirayetsiz, taktiksiz şekilde fincancı katırlarını ürkütme patavatsızlığından ibaret kalıyor. Çoğu, ne geldiği ve ne gittiği yeri bilir birtakım cahillerden kurulu bağlılar halkası da yüzbinlere varmış sanılıyor ve plânlı şekilde muazzam bir dâvayı gerçekleştirmek için yürüyüşe geçmiş farzediliyor. Üstelik ve en acısı, İslâm dâva ve aksiyonu bunlara izafe ediliyor, bunlarda göründüğü gibi zannediliyor ve İslâma aykırı cephenin bütün din hıncı bu beceriksizler üzerinde bir nevi boks talimi yastığına benzer bir avantaj kazanıyor ve böylece İslâm dâvasını temsil gibi bir şeref ve ehliyet, bu, şerefli, fakat ehliyetsiz ellerde biliniyor.
Bir de, şuculuk ve buculuk hâs isimleri sahiplerinin gerçek velilikle en küçük alâkası bulunmayan, her biri iyi niyetli ve muhterem, dost ve düşman kutupları uzaktan ayırd etme kabiliyetinde, fakat dâvayı dünya ça pında mimarîleştirme irfan ve iktidarından mahrum ve sadece bağlılarınca şişirilmiş, büyütülmüş ve şiddetle mübalâğa edilmiş şahıslar olduğunu söylersek ne buyrulur?
Bunlar dâvayı ilerletmemiş, geriletmişlerdir.


BİZ VE SİZ

Bizimse velilik tavrının gölgesinin gölgesiyle alâka belirtici bir edâmız olmadığı şöyle dursun, mürid olabilmek liyâkatine ait bir imâ halimiz bile görülmemiştir. Bizim hal ifademiz şudur ki, Kâinatın Efendisinden başlayarak "Sıddîk-ı Ekber"den gelen "Altun Silsile"nin 33'üncü halkasına yüz sürmüş ve tasmamızı teslim etmiş olmak gibi dünyalar değerinde bir nailiyet ve iman ruhuna malikiyetten sonra sırf kendi âdi şahsımızla ortaya çıkmış ve o münezzeh zatı asla zimmet altına sokmaksızın, ondan aldığımız mücerret ruhu, 40 yıldır kendi müşahhas aynamızda billûrlaştırma yoluna girmiş bulunuyoruz.
Demek ki, biz, o büyüğü temsil dâvasında değiliz; onu böyle bir temsilden mücerret ve münezzeh görmekte ve ruhumuzu dayadığımız ana kaynak ve iç dünyamızın ufuk noktası halinde muhafaza etmekteyiz. Bu, bütün kıymetlerini ondan almış ve her türlü eksiklik ve değersizliğini nefsinde görmüş bir adamın sadece şahsiyle tecellisidir ve sabit bir kökten fışkırıcı bir dünya görüşünün eşya ve hâdiselere nakşı, tatbiki işidir.
Etrafımdaki gençlere her zaman demişimdir ki:
Bende "hal-iç kemal izleri" diye bir şey aramayınız! Bu mesele benim iç ve mahrem çilem ve dış dünya ile alâkasız bir tarafım... Bende sadece, ruhuma o büyükten düşen nur zerresiyle İslâm dâvasını (ideolojik) çapta ve eksiksiz bir (sentez) plânında bugünün ve yarının dünyalarına tatbiki ve Doğu-Batı arası mahsup sırlarını çözme ehliyetini arayınız ve "Büyük Doğu" mektebini bu ölçüye göre kıymetlendiriniz ve başka davranışlarla kıyaslayınız!
İşte böyle başlayan ve asırlardır İslâm âleminin muhtaç bulunup da hiçbir yerinde en küçük kıpırdanışına şahit olunamayan büyük hamle; küfrü kendi diyalektiği içinde yıkma ve İslâmı pazarlıksız ve muvazaasız olanca saffet ve asliyetiyle bina etme hamlesi, günümüzde, hedefi, yolu, usûlü ve esası bile güme getirici ve telif haklarını karartıcı bir karşıkılığa düşmüş ve işte bu hazin manzara, dâvayı zıt cepheye karşı değil de kendi öz cephesi içinde hizaya davet etme zarureti doğmuştur.

ZUHURLAR

Küfre karşı sâf iman ve mutlak itikat cephesini en ileri (diyalektik) ve en muhkem (ideolojik) temeller üzerinde kuran ve sadece dâvanın kurmayları mevkiinde uyanık gençliği, derin ve gerçek müminleri hedef tutan ve marka müslümanı aşağı tabaka halka söylenecek sözü olmayan Büyük Doğu...
Büyük Doğu'yu böyle anlamak lâzımdır.


 

 

ÇERÇEVE'lerden

PLAN

Mesela filan şehrin planı yapılacak. Bunun için ne lazım? Mütehassıs! Getirtiriz. Mütehassısın iyisini bulmak için ne lazım? İmtihan! Açarız. Planı satın almak için ne lazım? Para! Veririz. Planın tasdiki için ne lazım? Münakaşa! Yaparız.
Elimizde kaba resim kağıtları üzerine çizilmiş, Acem halıları gibi renk ve çizgi içinde, tasdikli bir plan… Bu planda medeniyet merkezlerinin bütün unsurları düşünülmüştür. Eski eserler, park, asfalt, hal, kanalizasyon, metropoliten…
Bir plan bir şehre, bir insanın imzasına benzediği kadar benzer. Dava, beldelerimizi malum medeni şehir esasları değil de, içinde yaşamak dilediğimiz şehir hakkındaki peşin fikrimiz etrafında imar etmekte… Şehircilik mekanizmamızda böyle bir perşin fikir bulunduğuna inanmıyorum. Bu mevzudaki fikrini mesela İstanbulda ve iş halinde ifade etmiş, biri yıkıcı, öbürü yapıcı iki mütehassısımız var :
1- Vaktiyle dilediği yerde kendisine arsa satınalan ve kimin malı diye sormadan kasıp kavuran yangın…
2 - Şimdi bu arsalarda ateşin yakmaya tenezzül etmiyeceği derecede çirkin ve dantelalı bir besleme donu kadar müstekreh apartımanlar çıkan zevksiz para sahibi…

(3 Mart 1939)

BU ADAM, BU ŞEHİR…

Bu adam şehrin içinde oturmaz. Küçücük dalgalarla yıkık rıhtımların öpüştüğü uzak ve kenar bir semtte oturur.
Bu adam şehre ve cemiyete düşman değildir. En çok onları sever. Fakat onları kendi hayal, mefkûre ikliminde o türlü yükseltmiştir ki, şehir ve cemiyetin bu günkü müşahhas ifadesinden yine şehir ve cemiyetin müceerret manâsı adına irkilir.
Bu adam yine bayram adına bayramlardan, insan adına insanlardan ve söz adına sözlerden bucak bucak kaçıp kurtulacak yer arar.
Bu adam bir bayram sabahı yanına karısını aldı ve İstanbula geçti. Oradan da Beyoğluna çıktı.
Bu adam ve karısı, Galatasaraydan Taksime çıkıncaya kadar kadayıf gibi tel tel parçalanacaktı. Bir sinemanın önünden geçerken, misli rüyalarda görülemez bir manzaraya şahit oldu. Her ferdi anasının, babasının, karısının, çocuğunun hayatını kurtaracak iksiri 5 dakika zarfında içerden alamazsa sanki herşeyini kaybetme vaziyetinde bir insanlık, bir havana dolmuş, birbirinin ruhunu ve maddesini eziyordu. Dikkat!!! Haysiyet, bağırsak, kumaş, çığlık, nefes ve kemik birbirine karışmıştı.
Bu adam (deliye her gün bayram…) meselini pek iyi anlamasına rağmen bu kadar delinin başında bir muhafız aradı; meselâ bir inzibat selâhiyeti… Yoktu!
Vapur iskelesinde o kadar insan birikmiş; üst üste yanaşan vapurlardan, uzak ve kenar semtlerin bayram yerine gidenleriyle bayram yerinden dönenleri arasında öyle bir çatışma doğmuştu ki, bu adam, demir parmaklıklardan karısının denize fırlamaması için muharebe etmeğe mecbur kaldı, üstü başı yırtıldı. Ve tek bir inzibat selâhiyetine, tek bir şehir ve cemiyet mümessiline rastlamadı. Ve kâh (Şirketihayriye)ye, kâh polise, kâh halka kabahat bulan bazı münferit şikayetlerin çığlıkları arasında vapura doğru sürüklenirken şöyle düşündü:
- Bu şehir ve cemiyette artık her fert, yalnız kendi başını kurtarmak ve kendisini öbürüne karşı korumaktan başka hiçbir kaygı ve ölçü sahibi değil; ve serbestlik usulünün nihaî ve mefkûrevî haddiyle serbest!

(8 Ekim 1943)


BENİM GÜZEL İSTANBULUM

Erkeklerin gözünde merhamet, kadınlarının gözünde iffet, gençlerinin gözünde saffet, yaşlılarının gözünde şefkat kalmamış olan şehir... Ne de profesörünün gözünde hakikat, muharririnin gözünde samimiyet, tüccarının gözünde sadakat, polisinin gözünde cevvaliyet...
Benim güzel İstanbul'umda, sadece yemek, yutmak, içmek, şişmek, ısırmak, incitmek, aldatmak, atlatmak, çelmeye getirmek, tuzağa düşürmek sevdasında kaba nefs suratlarının çeşitli tuğraları...
Gel de meydanlarda, caddelerde, yol ağızlarında bir kenara çekilip dirseğini bir taşa ve başını eline daya; ve kimsenin farketmediği bu tuğraları hecelemeye çalış! Göreceksin ki, benim güzel İstanbul'um, ruhiyle olduğu kadar suratiyle de çirkin mi çirkin!...
Dolmuşlarda kimse kimsenin hacim sahibi olmasına tahammül edemez. Vapurlarda favorili delikanlılarla mini-etekli kızlar, kollarını birbirlerinin omuzlarına atmış, kadın-erkek kompleksini havada üstüste uçan sineklerin seviyesine indirmiştir. Bir şeyin halisini bulmak öylesine muhâl olmuştur ki, pres makinesinde ve gözünüzün önünde portakal sıkan tezgâhtar, önceden portakallara şırınga ettiği Terkos suyunun keyfiyle karşımızda sırıtmaktadır. Nizamsızlıkta nizama memur beyaz trafik eldiveni, çözülmesi imkansız bir düğümü boyuna sıka dursun...
Mektep, adliye, sinama, gece kulübü, ibâdethâne ve bilmem ne hâneden boşalan insanlar sırasıyle küskün, kırgın, bezgin, bitkin, ölgün ve ezgin...
Benim güzel İstanbul'umun dâvâsı, ne idarî, ne siyasî, ne içtimaî, ne iktisadî, ne beledî, ne bediî; sadece ruhî ve ahlâkî...

(31.3.1956)

3 CEVAP

Bir gazetenin sorduğu üç sualin cevaplarını, o gazeteden sonraya bırakmaksızın kendi gazeteme alıyorum:
1- "Yeni nesli nasıl buluyorsunuz?" tarzında bir sual, "Kurtların sardığı ceset üzerindeki hayata ne dersiniz?" gibi bir sorudan farksızdır. Bugün sanat ve edebiyat sahasında göze çarpan hayatiyetler, bütün halinde bir ölümün parça parça doğurduğu "huveyne-mikroskobik hayvan" hareketlerinden ibarettir. Türk cemiyeti, iman ve gaye boşluğundan uğradığı (psikasteni)den kurtuluncaya kadar topyekûn sanat ve edebiyatı, kolera çıkmış bir ev gibi, kapısı mühürlenmiş kabul edebiliriz. Bu hükümden sonra, yeni kuşaklarla, onların geçmiş nesillere kıyâsı, kendi kendisine meydana çıkar.
2- Uydurma dil, insanın, içinde yaşadığı kâinatı beğenmeyip onu yenisiyle değiştirmeye kalkması kadar mecnunca bir abestir. Kâinat aranır, taranır, tarh ve tanzim edilir, ruh tasfiyehanelerinde arılaştırılır, sadeleştirilir, lâkin yeniden icat edilemez. Kâinatta mevcut her unsur, dillerde de kelime halinde bulunduğuna göre, bu benzetmede yanlış yoktur. Nasıl kâinatı yıkmanın altından (kaos) çıkarsa, Moskova mer-ü kumandasında Türkçeyi yıkma teşebbüsünün arkasından da bugünkü yıkıntı çıkmıştır. Lâtin şairinin barbarlar hakkında dediği gibi:
Harabeleri de harap ettiler.
Türkün ruhuna musallat mâna barbarları, Allah ve Resulünün düşmanlarıdır.
3- Memleketimize gelen bitli ve pis sakallı turistler kadar bütün dünyayı saran bunalım gençliği, yeni keşiflere ve madde oyuncaklarına rağmen ruhunu bulamayan, eşya ve hâdiselere yeni bir tahakküm nizamı getirecek yeni imanını arayan insanoğlundan tersine bir işarettir. Bunlara ait bütün Batı yayınlarını okuyor, hallerini yakından takip ediyor ve tüylerim ürpererek hükmediyorum ki, her haliyle topyekûn inkâra giden bu gençlik, hakikatte tam bir iman ihtiyacının timsalini ve aynı yokluğun feci halini belirtiyor. 19'uncu Asrın ortasından beri gelen madde terakkileri ve onun doğurduğu madde hayatı yüzünden başını alıp giden ruh, şimdi her sahada yokluğunun neticesini göstermekte, intikamını almaktadır.


İSTANBUL EFENDİSİ

Bir gazete haber veriyor: Eski İstanbul Efendisi tipinden, Türkün 5 asırdır oturduğu İstanbul, nâm-ı diğer "İslâmbol", yahut "Der'aliyye" veya "Dersaadet" isimli beldede, kala kala, ancak yüzde on nispetinde bir kısım kalmış...
Ne hazin!
Eski İstanbul Beyefendi ve Hanımefendisi gerçekten çarpıcı bir keyfiyet sahibiydi ve bu keyfiyet, kendi medeniyetinden bıkkın (Piyer Loti)yi büyülemişti. Bugün bu keyfiyet, kemiyetten yana bunca eksildikten sonra, o güzelim renkleri, çizgileri, sesleri ve edâları, edepleri yeni nesillere anlatabilmek, eşyanın dördüncü buudundan bahsetmek gibi bir şey oluyor.
Bu mâna, birçok bakımdan tereddiye uğramış olsa bile 1918 mütâreke yıllarına kadar mevcuttu. Cumhuriyetin ilânından sonraysa, her gün, eski konakların kadife perdeleri gibi, sola sola nihayet tavan arasına kaldırıldı; ve yerine (naylon) örtüler yerleştirildi. Örtü mü, örtüsüzlük mü?
Derken İkinci Cihan Harbiyle beraber, İstanbul üzerine bir moğol istilâsı... Moğol ordugâhı halinde şehri kuşatan gecekondular, gecekondu tipleri ve onları tâkip eden, toprağına ve hüviyetine dargın köylüler... Bir de sermâyesini şehri rezil etmekte kullanan apartman inşaatçıları...
"Kâtibim" şarkısının, Tanbûrî Cemil Bey mızrabının, "Sivastopol" marşının ve "Telgrafın Telleri" türküsünün seslendirdiği, renklendirdiği ve biçimlendirdiği eski İstanbul, son haliyle Yahya Kemal'e de bir ciğer yarası olmuş ve ona, işte o İstanbul'dan bir eşya gibi, toprak altına sığınmaktan başka çare bırakmamıştı.
Yahya Kemal, zaman ve mekânını kaybetmiş sanatkârdan ne güzel bir örnektir; ve "zaman ve mekânını kaybeden bülbül nasıl yaşar?" hikmetine ne canlı misâldir!
Boğaziçinde denizüstü bir ahşap yalıdan, Erenköyünde eski bir paşa köşküne kadar sâbık İstanbul çizgilerini 10-15 katlı, deniz kumundan mâmul, yüzsüz apartmanlar kalabalığı içinde hüzün ve hicapla bekleşir görüyorum da, o mekânların eski sahiplerini işaretleyici mezar taşlarına âşina gözle bakıyorum.
Şair Nef'î "güneşle tartılsa yeridir!" dediği elmas İstanbulu şimdiki hâliyle görseydi, ona, "çingene mangalında tüten bir marsık!" demezdi de ne derdi?

(15 Haziran 1978)

 

geri | ileri | başadön

 

yukarı | geri | site haritası | anasayfa
Hayatı | Eserleri | Aksiyonu | Büyük Doğu İrtibat | e-mail

designed by DBSNET © 2000