Eserlerinden
Bölümler
(8)

İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ' nden

İSLAMI YENİLEMEK

İslâm yenilenemez. Anlayışı yenilemek gerekir.
Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi...Aynayı yenilemek...
Güneş yenilenemez. Göz yenilenir.
İslâm, başı ve sonu olmayan ebedî yeninin ismi... Ona her an biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik...
Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır" hadisindeki sonsuz hikmettir ki, yeninin ve yeniliğin sırrını getirmiştir.
Dava işte bu manada İslâm'ın yeni neslini yuğurmakta...
İslâmın en yeni, değiştirilemez ve örnek nesli, Resul eliyle yuğurulan sahabîler...
Sahabilerin ardından "Tâbiiler bu nesil çizgisini uzatmışsa da onlardan sonra dava ictimaî planda zaafa uğramış ve büyük ferdî zuhurların çevrelediği mahzun zümrelerden öteye geçilememiştir. Bu tecellide, muhafazası en zor iş olan aşkı kaybetmenin ve kaba akılla yapayalnız dış planda kalmanın neticesi olarak ilahî hikmet aşikar...
Emevî ve Abbasi devrelerini takip ederek Türk'ün eline geçen İslamî devlet livası, 600 küsur yıllık gerçek devlet hayatının ancak 250 senesinde böyle bir nesle yataklık etmiş, ondan sonra 300 yıl korkunç bir aşk ve üstün anlayıştan yoksunluk çığrına girmiş, 100 küsur senedir de, aynı ham yobaz ve kaba softa idrakinin tersine dönük şekliyle bütün cehdini İslâm'a karşı çıkmakta bulmuştur.
O gün bugündür ki, nesillere kahraman diye tanıtılanlar İslam'dan fikrî ve fiilî icracıları olmuştur.
İslamı, zatından zerre feda etmeden olanca saffet ve asliyetiyle kucaklayabilecek ve nefslerinde yenileyecek nesillerin böylece köküne kibrit suyu dökülmeye başlanınca, din ihtiyacından büsbütün kurtulamayan muvazaacı mizaçlar her tarafta işi reformculuğa dökmüş, ve olduğu gibi bir İslâm yerine, oldurulmak istenildiği tarzda bir İslâm'akapı açmaya bakılmıştır.
Reformcu İslâmı şu veya bu görüş ve mezhep lokomotifine bağlamak, onu zatına ve aslına göre değil, şahsi nefsine ve idrakine iliştirmeye kalkmak, böylece çürük gördüğü bir binayı kendince payandalamaya yeltenmek bakımından; İslâm'a cepheden zıt olanlardan daha tehlikelidir; ve İslam'ı kalb ve göz yenilenmesi yoluyla koruyacak olan nesil, cemiyet dairesi içinde kendisine üç düşman tanıyacaktır. Aşksız ham yobaz, duygusuz kâfir, nasibsiz reformcu...Yani ruhu kör nefsinde kabuklaştıran, büsbütün inkar eden ve bu ikisi arasında arabuluculuğuna kalkışan...
İslâm, 500 yıl kılıcını elinde tutan Türkiye'de bozuldu ve her yerde altüst oldu. Bu, ancak Türkiye'de düzelirse her yerde sağlığa kavuşabileceğine ait ilahi bir ihtar...
· İslâmı yenileyecek olan nesil, bu ruh ve madde felaketleri Türkiye'sinde son ve som, hepçi ve bütüncü tepki halinde zuhur etmekle mükellef...
Bunca zevalin ardından ancak kemal çığırı açılabilir...
Dört büyük halifenin sırayla şiarları olan merhamet, celadet, edep ve akılda tam ikmalli ve teçhizatlı olarak, 15. İslâm Asrının eşiğinde, İslâmı yenilemek davasını çözümleyecek nesilden, ana rahmini tekmeleyici sesler duyuluyor. Aya gitmek hüner değil, bu sesleri güneşten duyulacak derecede fikirde ve aksiyonda yükseltmek marifet...


 

DOĞRU YOLUN SAPIK KOLLARI'ndan…

İÇTİHAD

Bir konferansımda bana sordular:
- Devrimizde içtihâd kapısı kapalı mıdır, açık mıdır?
Şu cevabı verdim:
- " Devrimizde ve her devirde içtihâd kapısı ardına kadar açıktır. Nebi ve Resul gelmeyeceği mutlak...Fakat müçtehid gelmeyeceğine ait hiçbir hüküm mevcud değil. Şu kadar ki, imkân âleminde serbest bırakılan bu nokta o âlemin istediği şartlar bakımından imkansıza döndürülmüştür. Nebi ve Resul gelmesine muhal, yeni müçtehidler gelmesine de imkânsız demek doğru olur. Öyle bir "imkânsız" ki, mücerrette mümkün fakat müşahhasta kabil değil...
Cins atların atladığı, meselâ 2 metre yüksekliğinde bir engel düşünün. O atlar geldi, geçti ve gitti. Nesillerse Arap atı yerine atlı karınca derecesinde küçüldü. Atlamak serbest, ama kim atlayabilecek?... Hoş, atlasa da öbürlerinden farklı ne görecek ve ne getirebilecek?.. Demek ki, hem gerektirdiği şartlar ve hem de esasen getirilmesi gereken şeylerin tamamlanmış olması bakımından, apaçık içtihâd kapısı yeni bir geçişe sımsıkı kapalıdır. Bu devirde ve gelecek çığırlarda yeni zaman ve mekân tecellilerine karşı ancak şeriat bütününden zerre feda etmeyen büyük müttefekkirler gelebilir ve bunlar asır yeniliyicileri olmak gibi muazzam bir makama namzed olabilirler; fakat asla, müçtehid olamazlar. Düşününüz ki, bir asrın değil, on asırlık yekpâre bir zaman blokunun yenileyicisi İmam-ı Rabbâni Hazretleri, derecede belki bütün hak mezheb müçtehidlerinden üstün olduğu halde Hanefi mezhebindendi, bin yıllık yenileyiciliğini bu mezheb üzerine bina etmişti ve kabul ettiği temelle üzerine kurduğu bina arasında en küçük ihtilâf pürüzü yoktu."

TASAVVUF

"Hezeyan aklı" diye yaftalayabileceğimiz sapık kollar cereyanı karşısında, başta İmam-ı Gazali bulunmak üzere üstün Sünnet ve Cemaat ehli düşünürleri baraj kurar ve Doğru Yolu en ince çizgilerine kadar hendeseleştirirken, gerçek bâtın yolu da bu anafor dünyasında su yüzüne çıkmış ve müesseseleşmiş bulunuyordu.
Tasavvuf...
Zâhir plânını kazıdıktan ve sildikten sonra herşeyi lâfta bâtına bağlayıp onu da büsbütün kaybeden ve "İsmailiyye" ve "Sabbahiyye"ye kadar varan "Batıniyye"cilerin cinnet kıvrımları çerçevesi değil, zâhirle bâtını sımsıkı perçinleyici gerçek bâtın yolu...
Zâhir ve bâtında ve bütün zaman ve mekân boyunca insanoğluna en yüce oluş sermayesini getiren "Gaye İnsan ve Ufuk Peygamber"e bağlı ve onunla başlayan yol... İnsanoğlunu dinin zâhirine ve o zâhiri bâtınına da kapı açmakla mükellef bulunuyor ve biri kalabalıklara, öbürüyse yücelere mahsus yollardan bâtın geçidini yalnız iki mutemedine bağlamış bulunuyordu.
Hazret-i Ebubekr ve Hazret-i Ali...
Toprağın üstünde dereler, çağlayanlar, göller ve denizler halinde yayılı din, toprak altı cereyanını Allah Resulünün nâmütenahilik merkezi kalbinden bu iki kemal pınarına bağlamış ve öbür Sahabiler de bu bâtından hisselerini almış olarak Bâtın yolu resmî bir ifadeye dökülmeksizin Birinci Asrın ilk yarısı içinde, ferde ait gâî ve nihâî oluşun marifet sırrı mânasiyle devam etmiştir. Zaten gizliliğin ruhu olan tasavvuf bu çığır içindeki göze görünmezliğini aslî seciyesine borçludur."


İBN-İ TEYMİYYE

"İbn-i Teymiyye, aklı çıkmaz sokaklara sürücü ve güya mantık zırhı içinde yürütücü ve topyekün insan ve kâinatı kaybettirici nazariyelerinin, kendisinden 4 asır sonra devletleştiğine, beşbuçuk, altı asır sonra da batı materyalizmasına akraba bir mahiyet kazanmasına ve arınmasını bekleyen İslâmı temelinden çürütme istidadının doğmasına vesile olmasaydı ele alınmaya değmezdi. Fakat belirttiğimiz hususiyetleri bakımından, İslâmî arınma dâvasının en büyük düşmanları arasında yer alıyor ve kozasında ölen bir böcek gibi eserlerinin ölü muhafazası içinde bırakılmaya gelmez bir mahiyet arzediyor.
Bugünkü Vehhâbiliğin, başı boş içtihad davranışlarının, her türlü reformcuların, her türlü ruh ve mâna zedeleyicilerinin, doğrudan doğruya, yahut dolayısiyle babası İbn-i Teymiyyedir ve onu "İslâm materyalisti" diye yaftalamak yerinde bir teşhistir. Zira onun sistemi Allah ve Resulüne inanmanın değil, inanmamanın ve ancak böyle olursa tersinden mantıkî bir tertibe girmesi kaabil bir görüş belirtmektedir ve güneşi kabul edip ışığını kabul etmemek gibi bir akıl hezeyanı içine düştüğü tezat kuyusunu sadece her şeyi inkâr etmek suretiyle kapatabilir ve tezadsız bir küfür olarak kalır. Oysa, en büyük tezad içinde küfür... Allaha, yani gâibe inanan, böylece gâibler ve sırlar âlemine bel bağlayan bir anlayış nasıl olur da ruhu, ruhaniyeti reddeder, Kur'ân'dan başlayarak her şeyi beş hasse plânına bağlar ve yaratıcıya insanî vasıflar verir?.."

REFORMCULARIN ÖZÜ

Reformcu, dini, her türlü insan hamlesinin manivelası kabul etmek zorunda kaldıktan sonra ancak bu manivelayla kaldırılabilir yükleri sırtlayabilmeleri için insanlara daha hafif şartlar arayan ve dinin değişmez formüller tablosu Şeriati keyfine göre uydurmaya kalkan, yani dini içtimaî fayda plânında ele alıp Allah'a mutlak kulluk mânasında bozan gizli bir kâfirden başkası değildir. Sağdaki, ölçülerin kabuğunda kalan ham yobaz ve kaba softaya karşılık, solda, hikmetlerin kabuğunu delemeyen ve sır idrakine eremeyen reformcu...
Bizde birçok mefhumlar kelime mânasında bile kestirilemediği gibi (reform) tabiri de bilinmez. (Reform) kelimesi (röfer) mefhumuna eş olarak "tekrar şekillendirme" demektir. Tekrar şekillendirme ise, o biçimini kaybettiği sanılan uzviyeti, dışarıdan, takma kollar ve ayaklar misali, canlandırmaya yeltenmektir ki, bu da onun gerçek doktorunu bekleyen hakikatine kıymak olur.
Kelime mânası her ne olursa olsun, bizi taahhüt altına almaz. Kelimede değil, gerçekte yer alarak tespit edebiliriz ki, reformcu işte yukarıda çerçevelediğimiz mânanın adamıdır ve gayesi dinin hakikatini meydana çıkarmak değil, onu kendi hakikat vehmine feda etmektir. Mücerret "ulvî" yi, kendi müşahhas "süflî" lerine kurban edenler; yani reformcular...
Dinin ulvî ve mücerret hakikatini meydana çıkarmak için savaşanlarsa, onun üstündeki asırların biriktirdiği kir, ve pasların temizleyicileri mânasına hakiki reformculardır ve sıfatları "yenileyici"dir. Uydurucu değil, yenileyici... Kıl kadar farkla biri küfür uçurumunun dibini, öbürü iman şâhikasının zirvesini ihtar eden iki kutup...


 

SON DEVRİN DİN MAZLUMLARI'ndan…

31 MART

Hâdise dokunduğumuz gibi, aslında şeni bir istismara vesile edilmek üzere ve hakikati ters-yüz etme yoliyle, suçlu göstermek istedikleri din dâvasına vurulan ilk darbedir; ve her noktasiyle sahtekârca tertiplenmiş bir İttihad ve Terakki oyunudur.
Şöyle ki:
1 - Hâdiseyle, gerçek din temsilcilerinin hiçbir alâkası yoktur.
2 - "Şeriat isteriz!" diye gûya ayaklanan yığınlar, şeriatın ruh ve gayesi üzerinde en küçük bir bilgi ve anlayış sahibi değildir.
3 - Gaye yahudiler, dönmeler ve masonlarca, din inceliklerine en uzak insanları kışkırtarak, taşıdıkları veya taşımak iddiasında bulundukları mukaddes şeriat kaynağını toy ve mukallit komitecilere çiğnetmektir.
4 - Ve nihayet, tertibi Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Hân'a bağlayarak, tacında Tevhid Kelimesi pırıldayan büyük hükümdarı topyekûn tasfiye etmek...
5 - Abdülhamîd başlangıçta kendisini hayret ve dehşete boğacak kadar (sürpriz) tesiriyle karşıladığı ve teskini için elinden geleni yaptığı hâdiseyi tam gelişme ânından istismar etmek ve başsız askerleri bir ânda teşkilâtlandırıp Hassa birlikleriyle desteklemek ve başlarına geçmek imkânı apaçık ortada dururken bunu yapmamış ve tevekküllerin en mâsumu içinde sonuna kadar hareketsiz kalmıştır. Hâdise onun eseri olsaydı "armut piş, ağzıma düş!" hâline gelen eser, meyvesini vermez miydi?
6 - Âlemde, 31 Mart Vak'ası kadar, (mizansen)lerin en budalası hâlinde tertip edilmişken, ithamların en gülüncü şeklinde Abdülhamid'e mal edilmek istenmiş ve yeni nesillere yutturulmuş abes şaheseri bir misal gösterilemez.
Tarihçi İsmail Hâmi Danişmend, Sadrâzam Tevfik Paşa'nın ilmî ve hususî vesikalarından meydana getirdiği "31 Mart Vak'ası" adlı eserinde Abdülhamîd'e ait masumiyeti izah ve 9 madde içinde ispat ederken, bizim şahsen malik bulunduğumuz en büyük vesikadan mahrumdur.. Bu vesika, (pozitif) hendese ispatları gibi 31 Mart komedyasının Abdülhamîd tarafından yapılmadığını değil de, kimlerce ve ne türlü körüklendiğini, itirafa dayalı tam bir huccet hâlinde gösterir.
Yahudi, dönme ve mason telkinleriyle hâdiseyi tertipleyen İttihatçılar, bu mevzuda başlıca iki kişiyi kullanmışlardır: Malûm ve meşhur beden terbiyecisi Selim Sırrı ile filozof Rıza Tevfik...
Bakın nasıl? Birinci hapsim 1947 yılında Büyük Doğu'da neşrettiğim, Rıza Tevfik'in "Abdülhamîd'in Ruhaniyetinden İstimdat" isimli şiiri yüzündendir. Ondan sonra Fransızca bir ansiklopedinin hakkımda kaydettiği gibi "Üniversitelerimi geçen zindan hayatıma" başlangıç teşkil ve 20 küsûr gün devam edici bu ilk hapse, bu şiiri yayınladığım için "Türk milletine hakaret" isnadiyle atılmıştım.
Önce, itham yerlerini noktalayarak şiiri bir kısmiyle göz önüne serelim:

Nerdesin şevketli Abdülhamîd Hân?
Feryadım varır mı bârigâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan!
........................ bak günahına!

Tarihler adını andığı zaman,
Sana hak verecek ey koca sultan!
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasî Padişahına!

Divâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz,
Tükürdük atalar kıblegâhına!

Milliyet dâvası fıska büründü,
Rida-yı diyanet yerde süründü.
Türkün ruhu zorla âsi göründü,
Hem Peygamberine, hem Allahına.

Sonra cinsi buruk, ahlâki fena,
Bir sürü türedi, girdi meydana
Nerden çıktı bunca veled-i zina?
Yuh olsun onların ham ervâhına!

İşte, ilk zamanlarda, İttihat ve Terakki'nin dolaplarına kapılıp ona var gücüyle yardım eden, sonra her şeyi gören ve anlayan ve zıt istikamete dönen Rıza Tevfik, bu şiiriyle, ihtiyarlığında çektiği vicdan azabını dile getirmek ulviyetini göstermiş ve Abdülhamîd'in büyüklüğü mevzuunda dâvamıza en büyük vesikayı hazırlamış bulunuyordu.
Hayal ve kâbus âleminde bile Türk milletine hakaretle en küçük alâkası düşünülemeyecek olan bu şiirin hangi gayeyle yazıldığını tahkik etmek için Avukatım Abdurrahman Şeref Lâç, mahkeme kararıyle, o sırada hastahânede bulunan Rıza Tevfik'i hâkim refakatinde suale çekmeye gitmiş ve büyük bir heyecan içinde yatağından doğrulan hasta adamdan resmen şu ifadeyi almıştı:
" - Ben bu şiiri, Türk milletine hakaret kasdiyle değil, tamamiyle aksi olarak, Türk milletini ölüme götüren bir zümreyi teşhir ve Abdülhamîd Hân'a edilen iftiraları tesbit gayesiyle yazdım. 31 Mart vak'asını tertiplediği isnadı altında tahtından al aşağı edilen büyük Hükümdar, bu isnatla, sade iftiraların değil, tertiplerin de en hainine hedef tutulmuştur. 31 Mart'ı tertipleyen ittihatçılar ve bu işe memur edilenler arasında bizzat ben varım! 31 Mart'ı kışkırtma ve körükleme işini Selim Sırrı (Tarçan) ile Rıza Tevfik idare etti. Hasta yatağımdan söylediğim bu sözlere tarih kulağını kabartsın!"
Bir aralık mebus ve gazeteci, Avukat Abdurrahman Şeref Lâç ile refakatindeki hâkim ve mahkeme kâtibi sağ olduklarına göre, hâdisenin içyüzünü, en çarpıcı vesika hâlinde takdim ederim.

 

geri | başadön

 

yukarı | geri | site haritası | anasayfa
Hayatı | Eserleri | Aksiyonu | Büyük Doğu İrtibat | e-mail

designed by DBSNET © 2000