Bir
gün, Çankaya taraflarındaki köşkünde Celâl Bayar, sağında
İş Bankası Umumi Müdürü Muammer Eriş, solunda Sümerbank Umumi
Müdürü Nurullah Sümer, karşısında da ben, genel direktörlere
emir veriyor:
- Necip Fazıl Bey edebî bir mecmua çıkaracak... Her biriniz,
bankanızın ilânı olarak kendisine 800'er lira ödersiniz. Her
halde 1600 (bugünün parasiyle 50 bin) lira kâfi gelir.
Böylece, 3000 baskı üzerinden tek nüshasının 100 liraya mal
olduğu devirde (bugün 3 bin lira), san'at plânında ilk dâva
hamlem olan "Ağaç" mecmuasını, İş Bankasındaki memuriyetime
halel gelmeden, Celâl Bayar sayesinde çıkarıyorum.
Fakat mecmua satmıyor, İspanya'daki hayali şatolarımız kâğıt
fenerler gibi yanıyor ve ben mecmuayı kapayıp bankadan (aktif)
bir hizmet istiyorum. Beni evvelâ müfettiş muavini, sonra
da müfettiş yapıyorlar...
•
İş
Bankası müfettiş odalarından birinde, mükellef koltuğumda
otururken âni bir dürtüşle ayağa kalkmış ve kendi kendime
sormuştum:
- Dolap beygiri gibi her gün aynı değersiz işi yapmaktan
ve her ay başı cebine birkaç kuruş indirmekten ibaret sefil
bir gayeye hizmet etmeğe ne gün paydos diyeceksin? Şiir
ve san'atta da, başına bir fildişi kule çekmiş, kozasında
ölümünü bekleyen bir böcekten farksızsın! "Ağaç"
mecmuası denemesindeyse hatalısın! Sâf san'at yoluyla varabileceğin
hiçbir büyük menzil düşünülemez. Cemiyet meydanına, (Agora)ya,
sosyal inşa dâvasıyle çık ve kendi şiir ikliminin, rüyasını
gördüğü hayatı nakışlandırmaya davran!
Ve kendimi fikir ve mücadele hayatına adamak üzere, hepsi
12 senelik bankacılık mesleğini bir tekmede atmış, İş Bankasından
istifayı basmıştım.
Derken hocalık, önce Ankara Devlet Konservatuarının yüksek
kısımlarında ve sonra İstanbul'da Güzel San'atlar Akademisi
Yüksek Mimarî bölümünde Garp Edebiyatı hocalığı; sırasiyle
"Haber" ve "Son Telgraf" gazetelerinde
fıkra muharrirliği ve 1943'de Büyük Doğu..
Bankadan henüz istifa ettiğim sıralarda bir gün, Başvekil
Celâl Bayar'ın Çankaya'daki köşkündeyim. Kendisine İnönü
hakkındaki fikirlerimi anlatıyor ve istifaya dâvet edileceği
günlerin yakın olduğunu söylüyorum. Her zamanki vekâr ve
sükûnet dolu haliyle beni dinliyor.
Tam o anda Çankaya'dan bir haber:
- Köşke buyursunlar!
Celâl Bayar benim beklememi tenbih edip gidiyor ve en kısa
zamanda dönüyor:
- Hakkın varmış Necip Fazıl, istifaya dâvet edildim ve ettim!
Birkaç gün sonra, fotoğrafçı vitrinlerinden Bayar'ın resimleri
kaldırılır ve yerlerine Refik Saydam'ınkiler konulurken,
meşhur "Fotoğrafçı Vitrinleri" yazımı kaleme alıyorum:
- Vicdanını fotoğrafçı vitrinlerine benzetme! Giden, inandığın
adamsa gitti diye ona inancını kaybetme; gelen de inanmadığın
ise geldi diye inanayım deme!
Ve Celâl Bayarın himayesiyle çıktığı bilinen "Ağaç"
mecmuasından başlayarak o günden beri Necip Fazıl, İnönü'nün
gözünde, "Bayar'ın adamı" olarak mimlidir. Büyük
Doğu'lardan, bilhassa onların ikinci devresinden sonraysa
can düşmanı...
•
Böylece
safha safha kendi muhasebemi yaparak Celâl Bayar'ın evine
doğru mesafe alıyorum.
Kafamda müthiş bir istifham:
- Celâl Bayar'la Mareşalı kaynaştırmak ve İnönü devrinde
tam bir ruh ve madde çöküntüsünün arefesine girmiş olan
vatan dâvasında "Zat-ı Ceberût"a karşı birleştirmek
acaba mümkün müdür? İkisinin de ayrı mizaçlarda, ayrı dünyalarda
ve birbirine (antipatik) olduğunu bildiğim bu insanlara
karşı bir de bizim bir dâvamız var ki, asla muvazaa ve pazarlık
kabul etmez ve bu şahıslardan hiçbirinde, hattâ ikisinin
de toplamında ve terkibinde kendi ifadesini bulamaz, ümidini
yaşatamaz. Fakat bizim için biricik siyaset, Şimal Kutbundan
Hicaz'a doğru, gittikçe yumuşayıcı iklimler boyunca yol
açmak ve her ân biraz daha hafifini gerçekleştirmeye çalışmak
olduğuna göre, bu insanları basamak diye kullanabilir ve
arada kendilerine dünya görüşümüzü aşılamak için her denemeye
girişebiliriz.
Dikkat edilirse bu fikirler bende henüz ruhunun dip noktalarına
kadar iskandilini yapmak fırsatını bulamadığım Celâl Bayar'ın
menkûpluğu zamanında ve 1943 sularındadır. Henüz ortada
Demokrat Parti lâfı yoktur.
Mareşalin hiçbir aksiyona gelmez, derviş mizacı ve ondan
bir şey beklememek gerçeği ise ortada...
Ama ona asla benzemeyen ve aksiyoncu ruhu malûm bulunan
Celâl Bayar apayrı bir mevzu.. Onun ruhunu çepçevre tanıyacağım
mevsim Demokrat Partiden sonra geleceği için o sıralarda
kendisine ümit bağlamakta ve onun ruh toprağında maden arama
teşebbüsünü yürütmekte mazurum.
Bu hisler ve fikirlerle dolu, Celâl Bayar'ın kapısını çaldım.
Celâl Bayar beni her zamanki nezaketiyle kabul etti, küçük
çalışma odasında... Masasında, etrafa yayılmış bir sürü
kâğıt...
- Bir eser hazırlamaya başladım, dedi; Atatürk'e ve Milli
Mücadeleye dair...
O gün kendisiyle saatlerce konuştuk. Bahsimizin mihveri
İnönü ve onun rejimi... Pulların ve paraların üzerine İnönü
portresi oturtulmuş ve yerini aldığı zatın olanca haşmeti
ona devredilmeye başlanmıştı. Bir de, kiminki evvel, kiminki
sonra, hangisi hangisinin sayesinde geldiği meçhul iki isim:
Ebedî Şef, Millî Şef...
Sadece dış politika bakımından, bedahet ifade edecek kadar
basit ve tabiî bir selim akıl davranışı yanında, topyekûn
madde ve ruh plâniyle, düşman istilâsından beter bir çöküşe
götürülen vatan... Başta İspanya, harbe girmeyen memleketler
en üstün refah seviyesine ulaşırken, biz dışarıya buğday
ve zıraî, sınaî ham madde satacağımız yerde aç ve herşeyden
yoksunuz... Para basmadan idare edilen Milli Kurtuluş hareketine
mukabil, tamamiyle verim gücünden uzaklaştırılmış birkaç
yüzbin askeri silâh altında tutmak bahanesi yüzü suyu hürmetine
boyuna (emisyon-para basma)... Üstelik, paraları basan da
biz değiliz; ve üzerlerinde İnönü'nün resmini taşıyan banknotlar,
kazaya uğrayıp kırılan sandıklardan bazı ecnebi limanların
rıhtımlarına dökülür ve etrafa saçılır... Şu (sembolik)
manzaradaki işe hâkimiyetsizlik ve sefalet ifadesine dikkat
ediniz!
Toprakla köylünün arası o devirde açılmaya başlar. İrtikâp,
irtişa, karaborsa, gecekondu, kefen bezine değin ihtikâr,
kâbuslara sığmaz ahlâk sukutu, emir altında adalet, ahbap
kayırıcılığı ve mahdut ellerde servet terakümü mekanizması,
kuluçka makinesini o devirde kurar ve ilk civcivlerini o
devirde çıkarır.
Celâl Bayar'a, Büyük Doğu idealinin (antitez)i ve taarruz
hedefleri olarak bütün bunları gösteriyor, (tez) ve müdafaa
cephesi olarak da, tam, sâf ve halis anlayış plânında İslâmiyeti
öne sürüyorum.
Diyorum ki:
- İnkılâbın yeni bir ruh ve ahlâk getirmediği, üstelik milli
ruh kökünü çürütme, iman ve ahlâkı yıkma yoluna girdiği,
artık bedahet aydınlığına kavuşmuş bir gerçektir. Allah'ın
size lûtfettiği bu menkûpluk ânınızda şahsınıza düşen vazife,
hattâ bugüne kadar gelen istikametinizi değiştirip, sizin
de (antitez)iniz olduğu muhakkak bulunan bu felâkete karşı
yepyeni ve ruhçu bir görüş temeline dayanarak ortaya çıkmak
ve arkanıza, Büyük Doğu idealinin maya tutturma yolunda
olduğu büyük bir gençlik kolunu takmaktır. Biz böyle bir
ideal peşindeyiz ve aksiyonumuzu kendisine bağlayacağımız
bir devlet recülü aramaktayız.
Bu sözlerim birçok bakımdan Celâl Bayar'a müthiş görünmüş
olacak ki, hem mânalarımızı benimseme, hem de onların (risk)ine
katlanma bakımından ruhunda tâkat bulamadı ve daimî sükûnet
ve ihtiyat tavriyle şu sözleri söyledi:
- Ben artık siyasî hayatımı bitirmiş bulunuyorum!
Celâl Bayar o tarihte 60 yaşına henüz girmiş bulunuyor ve
bugün 87 yaşında bile kabul etmeyeceği (pasif)liği Demokrat
Parti kuruluşunun hem de arefesinde gösteriyordu.
Bu aralık yanımıza gelen rahmetli zevceleri Reşide Hanımefendi,
İnönü tarafından Celâl Bayar'a beslenen kinin, apartmanlarına
kışlık kömür verdirmeyecek kadar "ulvî" bir derece
belirttiğini söylerken kapı çalındı, içeriye eski ittihatçılardan
muharrir Kâzım Nâmi Duru girdi. Bahsimize o da katıldı;
ve İnönü'nün selefine karşı aldığı, hiçbir dünya görüşü
ve iman esasına dayanmaksızın sırf hırs ve nefsaniyete bağlı
tavırlarını anlatırken hüngür hüngür ağlamaya başladı:
- Mezarı bile yok! Ona bir avuç toprağı bile çok görüyor!
İş Bankası devresi ve öbür hengâmelerde kendisiyle böyle
bir nefs muhasebesine girişmek fırsatını bulamadığım Celâl
Bayar'ı ruhunun dip noktalariyle o gün görmeye başlıyor
ve üzüntüyle kaydediyordum ki aramızda ve bağlı olduğumuz
kutuplar arasında doldurulmaz boşluklar vardır.
- Vah vah, diyorum kendi kendime; şu dış ifadesi bu derece
mükemmel insan, bizi anlasa ve dâvamıza bağlansaydı ne güzel
olurdu!
|
|
Halbuki,
bizim Halk Partisine düşmanlığımız bu noktadan gelmiyor,
belki aynı "ilke" ve "ülkü"lerin İnönü
elinde ifadesini bulan son şeklinden doğuyor ve parça üzerinde
değil, bütün üzerinde tecelli ediyordu.
Biz, Cumhuriyet İnkılâbının bir ideolocya getirmediği, madde
kurtarıcılığı içinde ruh batırıcılığına gittiği, Türkün
ruh kökünü zedeleme yoluna girdiği kanaatini besliyor ve
Bayar'ın bizimle aynı kanaati ne nispette paylaşabileceğini
anlamaya gelmiş bulunuyorduk.
İmkânsız!..
Bu
defa daha yakın ve tesirli bir mevziden ateşlediğimiz fikir
silâhları, zırhlara bürülü bir insanı arı iğnelerinin müteessir
edebileceği kadar bile ona dokunamamış ve bütün bir yeni
gençlik kadrosunu kendisine bağlama ümidimiz artık iflâs
etmişti.
Kendisine şöyle demiştim:
- Beyefendi; bu zamana kadar büyük lûtuf ve iltifatlarınıza
şahit olmuş, tavır ve hareketlerinizdeki asalete takdir
hissi duymuş bir insanım. Fakat ikimizin de siyasî bir aksiyona
atıldığımız ve iç çehrelerimizle birbirimize görünmek borcunu
yüklendiğimiz saat bu saat... Bu saatin hükmü, 15 senedir
ruhunu tam heceleyemediğim Celâl Bayar'ı Demokrat Parti
teşebbüsünden sonra seçebildiğim ve bu seçiş neticesinde
dünya görüşlerimizi barışmaz şekilde birbirine zıt bulduğumdur.
Bundan böyle, şahsınıza ve bazı şahsî vasıflarınıza hürmetim
mahfuz kalarak size zıt bir istikâmet tutacak olursam beni
mazur görünüz!
Celâl Bayar, soylu bir müsamaha edâsıyla gülümsemiş ve:
- Serbestsiniz!
Cevabını vermişti.
|