Necip Fazıl
ve
Siyasetçiler
(1)

 

CELAL BAYAR

Demokrat Partinin, doğumuna tekaddüm edici ilk safhası, ana rahmindeki ilk kımıldanış ve sancıları çerçeveleyen 1945 yılıdır.
Bu safhada Celâl Bayar tam mânasıyle İnönü menkûbu (atılmışı) olarak, Kızılay taraflarında, basit bir apartmanda oturmaktadır.
Kendisini bu devrede ilk ziyaretim, henüz ortada parti lafının bile olmadığı bir kaç mevsim öncesine rastlar.
Celâl Bayar'ın evine doğru yürürken kendimi, kendi safhalarımı düşünüyorum:
1930 dan 1938'e, onun İş Bankası Umumi Müdürü bulunduğu zamandan İktisat Vekilliği ve sonra Başvekilliğine kadar bu bankada kalmış ve müfettişlik gibi ileri bir dereceye ermiş bulunuyorum.
1936'da İktisat Vekili Celâl Bayar'a başvurarak edebî bir mecmua çıkarmak istediğimi söylüyor ve alâkasını istiyorum.

Bir gün, Çankaya taraflarındaki köşkünde Celâl Bayar, sağında İş Bankası Umumi Müdürü Muammer Eriş, solunda Sümerbank Umumi Müdürü Nurullah Sümer, karşısında da ben, genel direktörlere emir veriyor:
- Necip Fazıl Bey edebî bir mecmua çıkaracak... Her biriniz, bankanızın ilânı olarak kendisine 800'er lira ödersiniz. Her halde 1600 (bugünün parasiyle 50 bin) lira kâfi gelir.
Böylece, 3000 baskı üzerinden tek nüshasının 100 liraya mal olduğu devirde (bugün 3 bin lira), san'at plânında ilk dâva hamlem olan "Ağaç" mecmuasını, İş Bankasındaki memuriyetime halel gelmeden, Celâl Bayar sayesinde çıkarıyorum.
Fakat mecmua satmıyor, İspanya'daki hayali şatolarımız kâğıt fenerler gibi yanıyor ve ben mecmuayı kapayıp bankadan (aktif) bir hizmet istiyorum. Beni evvelâ müfettiş muavini, sonra da müfettiş yapıyorlar...

İş Bankası müfettiş odalarından birinde, mükellef koltuğumda otururken âni bir dürtüşle ayağa kalkmış ve kendi kendime sormuştum:
- Dolap beygiri gibi her gün aynı değersiz işi yapmaktan ve her ay başı cebine birkaç kuruş indirmekten ibaret sefil bir gayeye hizmet etmeğe ne gün paydos diyeceksin? Şiir ve san'atta da, başına bir fildişi kule çekmiş, kozasında ölümünü bekleyen bir böcekten farksızsın! "Ağaç" mecmuası denemesindeyse hatalısın! Sâf san'at yoluyla varabileceğin hiçbir büyük menzil düşünülemez. Cemiyet meydanına, (Agora)ya, sosyal inşa dâvasıyle çık ve kendi şiir ikliminin, rüyasını gördüğü hayatı nakışlandırmaya davran!
Ve kendimi fikir ve mücadele hayatına adamak üzere, hepsi 12 senelik bankacılık mesleğini bir tekmede atmış, İş Bankasından istifayı basmıştım.
Derken hocalık, önce Ankara Devlet Konservatuarının yüksek kısımlarında ve sonra İstanbul'da Güzel San'atlar Akademisi Yüksek Mimarî bölümünde Garp Edebiyatı hocalığı; sırasiyle "Haber" ve "Son Telgraf" gazetelerinde fıkra muharrirliği ve 1943'de Büyük Doğu..
Bankadan henüz istifa ettiğim sıralarda bir gün, Başvekil Celâl Bayar'ın Çankaya'daki köşkündeyim. Kendisine İnönü hakkındaki fikirlerimi anlatıyor ve istifaya dâvet edileceği günlerin yakın olduğunu söylüyorum. Her zamanki vekâr ve sükûnet dolu haliyle beni dinliyor.
Tam o anda Çankaya'dan bir haber:
- Köşke buyursunlar!
Celâl Bayar benim beklememi tenbih edip gidiyor ve en kısa zamanda dönüyor:
- Hakkın varmış Necip Fazıl, istifaya dâvet edildim ve ettim!
Birkaç gün sonra, fotoğrafçı vitrinlerinden Bayar'ın resimleri kaldırılır ve yerlerine Refik Saydam'ınkiler konulurken, meşhur "Fotoğrafçı Vitrinleri" yazımı kaleme alıyorum:
- Vicdanını fotoğrafçı vitrinlerine benzetme! Giden, inandığın adamsa gitti diye ona inancını kaybetme; gelen de inanmadığın ise geldi diye inanayım deme!
Ve Celâl Bayarın himayesiyle çıktığı bilinen "Ağaç" mecmuasından başlayarak o günden beri Necip Fazıl, İnönü'nün gözünde, "Bayar'ın adamı" olarak mimlidir. Büyük Doğu'lardan, bilhassa onların ikinci devresinden sonraysa can düşmanı...

Böylece safha safha kendi muhasebemi yaparak Celâl Bayar'ın evine doğru mesafe alıyorum.
Kafamda müthiş bir istifham:
- Celâl Bayar'la Mareşalı kaynaştırmak ve İnönü devrinde tam bir ruh ve madde çöküntüsünün arefesine girmiş olan vatan dâvasında "Zat-ı Ceberût"a karşı birleştirmek acaba mümkün müdür? İkisinin de ayrı mizaçlarda, ayrı dünyalarda ve birbirine (antipatik) olduğunu bildiğim bu insanlara karşı bir de bizim bir dâvamız var ki, asla muvazaa ve pazarlık kabul etmez ve bu şahıslardan hiçbirinde, hattâ ikisinin de toplamında ve terkibinde kendi ifadesini bulamaz, ümidini yaşatamaz. Fakat bizim için biricik siyaset, Şimal Kutbundan Hicaz'a doğru, gittikçe yumuşayıcı iklimler boyunca yol açmak ve her ân biraz daha hafifini gerçekleştirmeye çalışmak olduğuna göre, bu insanları basamak diye kullanabilir ve arada kendilerine dünya görüşümüzü aşılamak için her denemeye girişebiliriz.
Dikkat edilirse bu fikirler bende henüz ruhunun dip noktalarına kadar iskandilini yapmak fırsatını bulamadığım Celâl Bayar'ın menkûpluğu zamanında ve 1943 sularındadır. Henüz ortada Demokrat Parti lâfı yoktur.
Mareşalin hiçbir aksiyona gelmez, derviş mizacı ve ondan bir şey beklememek gerçeği ise ortada...
Ama ona asla benzemeyen ve aksiyoncu ruhu malûm bulunan Celâl Bayar apayrı bir mevzu.. Onun ruhunu çepçevre tanıyacağım mevsim Demokrat Partiden sonra geleceği için o sıralarda kendisine ümit bağlamakta ve onun ruh toprağında maden arama teşebbüsünü yürütmekte mazurum.
Bu hisler ve fikirlerle dolu, Celâl Bayar'ın kapısını çaldım.
Celâl Bayar beni her zamanki nezaketiyle kabul etti, küçük çalışma odasında... Masasında, etrafa yayılmış bir sürü kâğıt...
- Bir eser hazırlamaya başladım, dedi; Atatürk'e ve Milli Mücadeleye dair...
O gün kendisiyle saatlerce konuştuk. Bahsimizin mihveri İnönü ve onun rejimi... Pulların ve paraların üzerine İnönü portresi oturtulmuş ve yerini aldığı zatın olanca haşmeti ona devredilmeye başlanmıştı. Bir de, kiminki evvel, kiminki sonra, hangisi hangisinin sayesinde geldiği meçhul iki isim: Ebedî Şef, Millî Şef...
Sadece dış politika bakımından, bedahet ifade edecek kadar basit ve tabiî bir selim akıl davranışı yanında, topyekûn madde ve ruh plâniyle, düşman istilâsından beter bir çöküşe götürülen vatan... Başta İspanya, harbe girmeyen memleketler en üstün refah seviyesine ulaşırken, biz dışarıya buğday ve zıraî, sınaî ham madde satacağımız yerde aç ve herşeyden yoksunuz... Para basmadan idare edilen Milli Kurtuluş hareketine mukabil, tamamiyle verim gücünden uzaklaştırılmış birkaç yüzbin askeri silâh altında tutmak bahanesi yüzü suyu hürmetine boyuna (emisyon-para basma)... Üstelik, paraları basan da biz değiliz; ve üzerlerinde İnönü'nün resmini taşıyan banknotlar, kazaya uğrayıp kırılan sandıklardan bazı ecnebi limanların rıhtımlarına dökülür ve etrafa saçılır... Şu (sembolik) manzaradaki işe hâkimiyetsizlik ve sefalet ifadesine dikkat ediniz!
Toprakla köylünün arası o devirde açılmaya başlar. İrtikâp, irtişa, karaborsa, gecekondu, kefen bezine değin ihtikâr, kâbuslara sığmaz ahlâk sukutu, emir altında adalet, ahbap kayırıcılığı ve mahdut ellerde servet terakümü mekanizması, kuluçka makinesini o devirde kurar ve ilk civcivlerini o devirde çıkarır.
Celâl Bayar'a, Büyük Doğu idealinin (antitez)i ve taarruz hedefleri olarak bütün bunları gösteriyor, (tez) ve müdafaa cephesi olarak da, tam, sâf ve halis anlayış plânında İslâmiyeti öne sürüyorum.
Diyorum ki:
- İnkılâbın yeni bir ruh ve ahlâk getirmediği, üstelik milli ruh kökünü çürütme, iman ve ahlâkı yıkma yoluna girdiği, artık bedahet aydınlığına kavuşmuş bir gerçektir. Allah'ın size lûtfettiği bu menkûpluk ânınızda şahsınıza düşen vazife, hattâ bugüne kadar gelen istikametinizi değiştirip, sizin de (antitez)iniz olduğu muhakkak bulunan bu felâkete karşı yepyeni ve ruhçu bir görüş temeline dayanarak ortaya çıkmak ve arkanıza, Büyük Doğu idealinin maya tutturma yolunda olduğu büyük bir gençlik kolunu takmaktır. Biz böyle bir ideal peşindeyiz ve aksiyonumuzu kendisine bağlayacağımız bir devlet recülü aramaktayız.
Bu sözlerim birçok bakımdan Celâl Bayar'a müthiş görünmüş olacak ki, hem mânalarımızı benimseme, hem de onların (risk)ine katlanma bakımından ruhunda tâkat bulamadı ve daimî sükûnet ve ihtiyat tavriyle şu sözleri söyledi:
- Ben artık siyasî hayatımı bitirmiş bulunuyorum!
Celâl Bayar o tarihte 60 yaşına henüz girmiş bulunuyor ve bugün 87 yaşında bile kabul etmeyeceği (pasif)liği Demokrat Parti kuruluşunun hem de arefesinde gösteriyordu.
Bu aralık yanımıza gelen rahmetli zevceleri Reşide Hanımefendi, İnönü tarafından Celâl Bayar'a beslenen kinin, apartmanlarına kışlık kömür verdirmeyecek kadar "ulvî" bir derece belirttiğini söylerken kapı çalındı, içeriye eski ittihatçılardan muharrir Kâzım Nâmi Duru girdi. Bahsimize o da katıldı; ve İnönü'nün selefine karşı aldığı, hiçbir dünya görüşü ve iman esasına dayanmaksızın sırf hırs ve nefsaniyete bağlı tavırlarını anlatırken hüngür hüngür ağlamaya başladı:
- Mezarı bile yok! Ona bir avuç toprağı bile çok görüyor!
İş Bankası devresi ve öbür hengâmelerde kendisiyle böyle bir nefs muhasebesine girişmek fırsatını bulamadığım Celâl Bayar'ı ruhunun dip noktalariyle o gün görmeye başlıyor ve üzüntüyle kaydediyordum ki aramızda ve bağlı olduğumuz kutuplar arasında doldurulmaz boşluklar vardır.
- Vah vah, diyorum kendi kendime; şu dış ifadesi bu derece mükemmel insan, bizi anlasa ve dâvamıza bağlansaydı ne güzel olurdu!


Demokrat Parti hakkında kırıcı neşriyatımızın henüz başlamadığı devrede, Celâl Bayar'ı kendi ideolojimize çekme ümidinden henüz içimizde bir kırıntı olsun muhafaza ederken, onu, evvelce bahsettiğim apartmanında ikinci kere ziyaret etmiş ve yemeğe alıkonulmuştum.
Bu ziyaret Celâl Bayar hakkında "hiçbir ümide yer yok!" kararını vermeme kâfi gelmişti. İlk ziyaretimde siyasî hayatının artık sona erdiğini söyleyecek ve kendisini Millî Mücadeleye ait esere tahsis ettiğini bildirecek şekilde (pasif) bir dünyaya çekilmiş görünen Bayar, şimdi (aktif) bir âleme ayak basmış ve pasifliğiyle aktifliği arasında fark belirtmeyen pişkin edâsı içinde, dâvasını, "Atatürk'ün ilkelerine sadakat ve onun da gayesi olan millet hâkimiyetine dönme ve bu işin iklim şartı olan hürriyet ve demokrasiyi gerçekleştirme" şeklinde formülleştirmiş bulunuyordu. Halk Partisini de işte bu "ilke" ve "ülkü"den inhiraf etmiş olmakla suçluyordu.

Halbuki, bizim Halk Partisine düşmanlığımız bu noktadan gelmiyor, belki aynı "ilke" ve "ülkü"lerin İnönü elinde ifadesini bulan son şeklinden doğuyor ve parça üzerinde değil, bütün üzerinde tecelli ediyordu.
Biz, Cumhuriyet İnkılâbının bir ideolocya getirmediği, madde kurtarıcılığı içinde ruh batırıcılığına gittiği, Türkün ruh kökünü zedeleme yoluna girdiği kanaatini besliyor ve Bayar'ın bizimle aynı kanaati ne nispette paylaşabileceğini anlamaya gelmiş bulunuyorduk.
İmkânsız!..

Bu defa daha yakın ve tesirli bir mevziden ateşlediğimiz fikir silâhları, zırhlara bürülü bir insanı arı iğnelerinin müteessir edebileceği kadar bile ona dokunamamış ve bütün bir yeni gençlik kadrosunu kendisine bağlama ümidimiz artık iflâs etmişti.
Kendisine şöyle demiştim:
- Beyefendi; bu zamana kadar büyük lûtuf ve iltifatlarınıza şahit olmuş, tavır ve hareketlerinizdeki asalete takdir hissi duymuş bir insanım. Fakat ikimizin de siyasî bir aksiyona atıldığımız ve iç çehrelerimizle birbirimize görünmek borcunu yüklendiğimiz saat bu saat... Bu saatin hükmü, 15 senedir ruhunu tam heceleyemediğim Celâl Bayar'ı Demokrat Parti teşebbüsünden sonra seçebildiğim ve bu seçiş neticesinde dünya görüşlerimizi barışmaz şekilde birbirine zıt bulduğumdur. Bundan böyle, şahsınıza ve bazı şahsî vasıflarınıza hürmetim mahfuz kalarak size zıt bir istikâmet tutacak olursam beni mazur görünüz!
Celâl Bayar, soylu bir müsamaha edâsıyla gülümsemiş ve:
- Serbestsiniz!
Cevabını vermişti.


 

geri | ileri | başadön

 

 

yukarı | geri | site haritası | anasayfa
Hayatı | Eserleri | Aksiyonu | Büyük Doğu İrtibat | e-mail

designed by DBSNET © 2000