|
ADALET
PARTİSİ
Halk
Partisi'nin, 27 yıllık, tek kelimeyle şekâvet devresinden
sonra, tam bir nefs ve dünya murakabesine malik olmaksızın
iktidara gelen Demokrat Parti, "devre-i sabık yaratmayacağız!
"nakaratiyle eski hesapları kökünden ele almayıp birçok
sahada aynı günahlara devam edince,sırf yerini aldıklarının
zulüm ve ceberuduna yabancı olmak,üstelik C.H.P`den müdevver
felaketlere de hedef tutulmak yüzünden bir gece baskını
neticesinde devrilmiş; halkda bu zayıf tecrübenin bile yaşatılmasına
mani bir zeminin açıldığı hissi doğmuş ve derin derin inkisar
ıstıraba yol açmıştır.
İşte bu milli inkisar ve ıstıraptır ki, Adalet Partisini
doğurmuştur.
Daha
açığı, muazzez Türk ordusu içinde yumruk imtiyazını kafa
hakkından üstün gören fikirsiz ve irfansız bir hizbin nefsanî
davranışı Türk milletini o türlü müteessir etmiştir ki,
halk, bütün bu gidişe muhafelet dairesini hiçbir rehber
ve lidere muhtaç olmadan bizzat çizmiş, Adalet Partisi'ne
de bu hazırlop dairenin merkezine meccanen oturmaktan başka
bir şey düşmemiştir.
Bir
(Tez) belirtmek yerine bir (anti tez)den başka bir şey ifade
etmeyen bu oluşun meccani güdücüleri davanın fikriyatını
ve iç mimarisini kurmak ehliyetinde olmadıkları için, mahut
davranış, hissi bir muhalefetten ileriye geçemedi ve ilk
Genel Başkan Gümüşpala, ordu ruhunu Milli Birlik komitecilerinden
daha gerçek aksettirdiği halde bekleneni yerine getiremedi.
O zamanlar,
son derece hamarat bir faaliyetle Adalet Partisine fikir
şırınga etmeye, yahut ettirmeye çalışan Maraş senatörü rahmetli
Nedim Evliya, beni, ilk defa olarak Gümüşpala ile tanıştırmış
ve Paşa'nın evinde saatlerce süren bir mülâkat neticesinde,
dâvayı en mahrem köklerine kadar ortaya dökünce, şu cevabı
almıştım:
-Sözlerinizi
dikkatle dinledim ve belirttiğiniz nice hakikatler önünde
âdeta dehşet duydum. Fakat itiraf etmeliyim ki, bende bu
dâvayı (ideolojik) plânda ele almak, onun fikir mimarlığını
yerine getirmek ve aksiyonunu sağlamak kabiliyeti yoktur.
Ben nihayet selim akılla hareket etmeye bakan bir askerim.
Elimden başka bir şey gelmez!
Ve Paşa'nın evinden ayrılırken yanımdaki senatöre şöyle
demiştim:
-Paşa
samimi bir insan...Bu bir fazilet ve çok az insanın nasip
alabileceği bir kıymet... Açıkça söylüyor, "bu benim
işim değil!" diyor. Keşke herkes aynı itirafta bulunabilse...
Ama netice değişmiyor: İflâs!..
Partinin
o zaman Genel Başkan Vekili, hele Gümüşpala'nın vefatından
sonra doğrudan doğruya güdücüsü Sadettin Bilgiç ile temasa
geçmiş ve bu katıksız Anadolu çocuğundan aldığım intibaa
göre ümidimi bu zata bağlamakta, onu bir fikir ve (ideoloji)
hormonu ile beslemekte fayda görmüştüm.
GENEL
BAŞKAN
İşte
tam bu sıralarda ve Adalet Partisinin cansız gittiği hengâmede,
onun, sırada ikinci olsa da, oluşunu temellendirmek bakımından
birinci sayılabilecek büyük kongresi toplanıyor ve güdücüsünü
heykelleştirmek vazifesi doğuyor. Adalet Partisi ne olacaksa
bundan sonra olacaktır.
Birdenbire,
belki politikacılar muhiti ve kendi öz çerçevesinde bilinen,
fakat umumî efkârca hiç tanınmayan bir adam çıkıyor ortaya;
Demokrat Parti devrinin Nafıa Bakanlığına bağlı Devlet Su
İşleri Umum Müdürü Süleyman Demirel... Partinin oluş devresini
çerçeveleyen büyük kongresinde Genel başkan namzedi... Başlıca
rakibi de, en nazik hengâmelerde partinin çilesini çekmiş
ve onu o güne kadar getirmiş olan Sadettin Bilgiç...
O Sadettin
Bilgiç ki, başlangıçta Adalet Partisine yöneltilen yumruklara,nümayişlere
ve baskın teşebbüslerine hedef olmaktan kaçınmamış, Meclis
içi ve dışı bütün taarruzları boksörlerin talim yastıkları
gibi bağrında toplamış; ve o Süleyman Demirel ki, Partinin
basılacağı bir tehlike gününde aynen:
-"Ben
servetimi tehlikeye koyamam ve bu maceraya girişemem!"
Deyip, içi okkalarla mal alacak-nasıl bir mal siz kestirin-
lengervâri şapkasını başına geçirdiği gibi sıvışıp gitmiştir.
Bu
adam, şimdi, her köksüz hareket gibi, 1960 gece baskınının
tesirini yavaş yavaş sönmeye başlamış görünce, millî inkisar
ve ıstırap dairesi olarak vücut bulan Partiyi kolayca devr
ve teslim almak, en ucuz tarafından kahramanlığa yükseltmek
ve millî inkisar ve ıstırap temelinin üzerine şahsî ihtiraslarının
binasını çıkmak sevdasındadır.
Kendisini, masonluk, yahudilik, karanlık sermaye ve millî
çıkara aykırı zümre kapitali tuttuğu için, bu meccanî oluşa,veryansın,
bir sürü yatırım...
Karşısında
Sadettin Bilgiç ve birkaç arkadaşı vardır; onların da ne
kitleleri fikir ve kelâm kudretiyle bağlayabilecek ruhî
sermayeleri, ne de madde ve menfaat ağı içinde avlayabilecek
paraları mevcuttur.
İkinci,
yahut ilk büyük kongrede bütün köşeler ve işaret taşları
tutulduktan sonra, sıra, dâvayı gûya fikirde kurtarmaya
kalıyor ve bunun için Demirel'in üzerine yöneltilen iki
suçlamadan temizlenmesi gerekiyor:
1-O
bir masondur!
2-Türk'ün ruh köküne (İslâmiyet) yabancı bir insandır!
Cevapları hazır:
1-Mason olmadığına dair, Mason Kulübünden alınmış bir vesika...
2-Nasıl bir aile ve terbiyeden geldiğine ait "benim
ailem Kur'âna el sürmeden sabah kahvaltısına oturmaz!"
şeklinde bir misâl...
En basit mantık ve en hurda akılla çelinmesi ve aksine çevrilmesi
mümkün, fakat kongrede bir türlü karşılanamayan bu iki maddenin
cevapları (1) ve (2) numaralı çerçevelerde...
Demirel,
Genel Başkanlığı aparışındaki taktiğini artık bir daha suratlarına
bakmayacağı eski Demokratlara yanaşmakla da göstermiş ve
başta Akbank'ın bir nevi patronu makamındaki Ahmet Dallı
olmak üzere nice kredi müesseselerinin desteğini sağlamıştır.
(3) numaralı çerçeve...
| Ben
Mason Değilim!
Sizin Mason olmadığınıza dair Mason Kulübünden belge
almanız, iffetli bir kadının randevu evinden, orayla
münasebeti olmadığına dair vesika almasından farksızdır;
ve masonlukla münasebetiniz olmadığına değil, aksine,
tam ve kurmayca bir alakanız bulunduğuna delildir!
|
Ben Müslüman Ailedenim!
Sizin, "benim ailem Kur'an'a el sürmeden sabah
kahvaltısına oturmaz!" şeklindeki lafınız, hakikatte
müslümanlığı asla bilmediğiniz ve dinimizdhristiyanvâri
kitaba el sürmek diye bir âdet olmadığından habersiz
bulunduğunuza delildir!.
|
Reyin
Kime?
Akbank
patronu Ahmed Dallı'ya telefonda soruyorum:
-Reyini kime vereceksin?
-Tabii Saadettin'e
-Bravo!
Halbuki Ahmed Dallı, kalabalık bir maiyet ve koca
bir buket halinde reyini Demirel'e sunmuş, fakat önceden
bunu gizlemeyi mason politikasına uygun bulmuştur.
|
|
|
|
|
İKTİDAR
Nihayet
1965 seçimleri ile iktidar... Şaşkın ve kekeme koalisyon
devresi sona ermiş, Demirel'in tabiriyle "millî bakiye
tuzağı"na rağmen millî ümit Adalet Partisi üzerinde
tecelli etmiş ve artık mâna, istikamet ve hamlelerini tayin
etmekte Adalet Partisi iktidarına tanınacak hiçbir özür
kalmamıştır.
Heyhat
ki, asıl fiyasko devresi bundan sonra başlamış ve ilk üç
yıl içinde (1965-1966-1967) tıpkı Adnan Menderes mihrakında
olduğu gibi, kaderin "ya ol, ya öl!" hükmü tam
bir menfi tutum ve ters gidiş yönünde tecellilerini göstermeye
başlamıştır.
Bu devrenin (ideolojik) bi tecrit ve teşhisten mahrum, fikirsiz
ve idealsiz ruh çöküntüsü, onun yanında da milleti madde
plânında karanlık sermaye ve düşman zümreler çıkarına harcayıcı
iş ve idare tarzı, 1967 yılında neşredilmiş yazılarımdan
(4,5 ve 6 numaralı çerçeveler) pek güzel anlaşılabilir.
| BU
ZAT
Bu zat, büyük bir ümidi kırmaya, millî hasreti
inkısara uğratmaya memurdur. Onun içindir ki,
doğrudan doğruya düşman ve açıkça millî gayza
hedef bilinenlerden daha zararlıdır. Zira düşmanlara
ve gayz hedeflerine karşı fertler ve topluluklar,
her ân tetikte ve müdafaa durumundadır. Böylelerine
karşı ise: Biraz daha sabredelim! Bir müddetçik
daha deneyelim!
Gibilerden, boş ümitler peşinde, herhangi bir
davranışa geçememek, uyuşup kalmak, böylece
gafil avlanarak herşeyi kaybetmek vardır.
Düşman vatan beldesini kuşatır ve türlü silâhlarıyle
karşımızda ayan-beyan zuhur eder. Ona karşı
elimizden geleni yapar, hiç değilse ne yapıp
ne yapamayacağınızı kestirirsiniz. Fakat düşmana
karşı kendi öz ordumuza seçtiğimiz ve bütün
ümidimizi bağladığımız kumandan, aslâ düşmanı
çiğnememek gayesini güder, sizi avutur, işi
orta malı meslekî kumandanlık hizmetlerinden
ibaret bırakır, böylece düşmana zafer sağlamaya
çalışmasa bile millî zafere engel olmaya ve
günübirlik bir akamet politikası kullanmaya
bakarsa, bu hal düşman tarafından esir edilmekten
beterdir. Zira düşman istilâsından bir gün kurtulmak
ve zafere ulaşmak ihtimali vardır da, millî
zafer yolunu ebediyyen tıkayıcı müzmin bir vaziyetten
necat bulmanın imkânı yoktur. Düşman bir kerecik
kaybettirir, öbürü ise devamlı olarak kazanma
imkânını kaldırır.
Bu zat, işte böyle bir oluş havası içinde bir
türlü olamamanın ve oluş talihini kaybettirmenin
felâketli misalidir.
Bu zat, Partisinin, çile günlerinde, kapılarının
kırıldığı ve eşyasının yakıldığı zaman "ben
servetimi ve şahsımı tehlikeye atamam!"
diyerek arka kapıdan çekilip gittikten sonra,
ortalık yatışınca cümle kapısından tekrar görünen
ve malûm kulis esnaflığı ve ihsanlarıyle birdenbire
liderliği devşiriveren kimsedir.
Bu zat, Partisinin kuruluşundan sonraki ilk
Genel Başkan seçimlerinde, millî ıstırap ve
inkısar ruhunun zafer bulmasını beklediği idealist
seviyeye mahsus ulvî silâhlar yerine, eski DP
politika ve menfaat ustalığının hasis vasıtalarını
kullanan ve o yoldan galip gelen kimsedir.
Bu zat, daha o zamandan, dindar olduğunu ve
mason olmadığını isbata çalışırken, dindar olmadığını
ve mason olduğunu göstermiş, fakat bütün dikkatlerden
kaçırmış olan kimsedir.
Bu zat, Başbakanlığında, kendisine rakip, kendisini
tamamlayıcı, belki de iptal edici bir şahsiyete
yol açılmasın diye Başbakanlık Yardımcılığını
kaldırmış ve kabinesini bu hesaba göre kurmuş
sonra da günlük plânda "icra-yı hükûmet"den
başka bir gayeye iltifat etmemiş olan kimsedir.
Bu zat, sırayla birbirine dayalı millî irade,
Meclisler, hükûmet ve icra kuvvetleri arasındaki
ters muvazeneyi, hünerli ve cesaretli bir çıkıkçı
gibi, kemikleri yanlış kaynama noktalarından
kırıp yerli yerine oturtacağı ve yeni bir kaynamaya
zorlayacağı yerde, bu (anormal) vaziyeti devam
ettiren ve 163 ve Tedbirler Kanunu soyundan
İnönü yasalarına yapışan ve selâmeti onlarda
arayan kimsedir.
Bu zat, Türkün ruhuna yakınlık vadettiği için
iktidara gelen Partisinin son Büyük Kongresinde,
iman suçu bir tarafa, politika gaflarının en
büyüğü şeklinde ve İnönünün bile ağıza almadığı
tarzda: - Kimsede Şeriat özlemi yoktur!
Sözünü ağzından kaçırmış olan kimsedir.
Bu zat, iki yıllık iktidar devresi içinde İnönü
masallarının en gülüncü olan plân gözbağcılığına,
(zira Türkiye evini evvelâ yangından ve yıkıntıdan
kurtarmak ve ancak ondan sonra bir onarma ve
döşeme plânına tâbi kılmak şarttır.) kapılmaktan
başka tek eser veremeyen kimsedir.
Bu zat, kendisine rakip bildiği, herkesin de
ruhçu ve milliyetçi cephenin başı sandığı bir
ferdi nihayet Bakanlığa razı edip onu harcama,
milleti de kandırma yolunu tutan ve böylece
mücerret devlet büyüğü zekâsını değil de, müşahhas
tezgâhtar açıkgözlülüğünü bihakkın gösteren
kimsedir.
Bu zat, Türk hükûmetleri bakımından en müsaidi
gördüğü için İstanbula gelip Ayasofya'yı mânen
teslim almak ve Ege'yi mukaddes saha ilân etmek
taktiğindeki Papanın karşısına dikilemeyen,
dolayısıyle bütün bu avantajları Hristiyanlığa
bahşetmiş olan kimsedir.
Bu zat, kendi devrindeki Millî Eğitim cihazının
hiçbir zaman görülmemiş çapta sola kaymasına
ve sol yayınlara kucak açmasına seyirci kalan
kimsedir.
Bu zat, seyahate berberiyle çıkacak kadar hevesli
zevcesini, hanım hanımcık evine bağlayamayan,
bu işi "millî vazife" diye gösterici
(monden) traşçının da ağzını tıkayamayan, üstelik
"ben küçük işlerle uğraşamam; bunları Dış
İşleri Bakanıma sorunuz!" karşılığını vererek
en nazik bir makam sahibini hususî kâtibi veya
oda hizmetçisi seviyesine indirecek derecede
siyasî anlayıştan mahrum olduğunu belli eden
bir kimsedir.
Hâsılı bu zat, koca bir inkılâp, gerçek bir
inkılâp namzedi Başbakana mahsus kültürden,
edadan, duygudan, anlayıştan, tecrübeden, ihtisastan
uzak, sadece rahatsız olmaksızın gününü gün
etmek muradında ve Türk milletinin en büyük
hasretini iflâs noktasına getirmek yolunda bir
kimsedir ve AP'yi düşmanlarından kat kat tesirli
olarak çürütmek ve kurutmak rolündedir.
Bâkisi dua...
|
|
Her şeye rağmen içinde bazı hallerin kaynaştığına inandığım,
fakat aksiyoncu ve inkılâpçı mizaçtan uzak oldukları
için bir şey yapabilmelerine pek güvenmediğim bazı D.P.'lileri,
Ankara'da, geç vakitlere kadar süren toplantılarla bir
mihrak fikir etrafında toplamaya çalışmış ve uzun, geniş
ve derin fikir buutları üzerinde dönülüp dolaşıldıktan
sonra benden, Parti içinde bu yeni oluşu billûrlaştıracak
bir protokol kaleme almam istenmiştir. Protokol yazılmış,
bugün çoğu Demokratik Parti çatısı altında bulunan eski
A.P.'lilere okunmuş, alâka ve heyecan büyük olmuş, ama
günlük parti adamlığı sebebiyle hiç alışmadıkları bu
fikir ve hamle davetinden ürktükleri ve rahatlarını
bozmaktan kaçındıkları için, muhataplardan hiç biri
protokolü imzaya cesaret edememiş ve müsveddeler Sadettin
Bilgiç'in cebine inmek ve arşivine kaldırılmakla iş
bitmiştir.
(Büyük Doğu Dergisi'nin 1967 döneminin, 1'inci sayısında)
protokol başlığı altında (yayınlanmış) anlaşma metni,
o devre içinde Adalet Partisi bünyesindeki mahrem tahammurlaşmaları
göstermesi, dâva istikametlerini ve ondan kaçanları
belirtmesi ve ne kıratta liderlere muhtaç bulunduğunu
ortaya dökmesi bakımından tarihî bir kıymet arzetmektedir.
Böyleyken yine her şey tabiî seyrinde, ters gidiş kendi
akıntısında ve fedakârlık davetlisi sözde halisler rehavet
zarlarını delememekte berdevam...
Ve devran Demirel'in meşrebince dönmekte. |
BU
HÂL
1967'
de kaleme aldığım bir yazıyı bu hali göstermek için bu defa
öz sütunumuz içinde sunalım: "Derin, baş döndürecek
kadar derin bir kuyunun içine düşmüş çocuk gibiyiz. Gök,
tepemizde, 25 kuruşluk bir nikel yuvarlağı kadar küçük ve
uzak... kimse bizi kurtaramıyor. 100 kulaç ip yerine yarım
metrelik bel kemerlerinden başka bize uzatılan bir tutamak
yok... Üstelik pek yakında kaloriferli bir asansör yapılacağı
ve kuyuya inileceği hakkında vaatler, plânlar...
Bu
memleketin ruhta, ahlâkta, idarede, iktisatta, siyasette,
irfanda bu hale gelmesi için, bu saydığımız (sektör)lere
ait suçlar kâfi gelmez; hiçbir sahanın suçu hiçbir vatanı
bu dereceye düşüremez. Bunun için, başka ve her şubeye hâkim
ve şâmil bir sebep aramak gerekir. Aranınca da bulunur.
Bu
bir (psikoz - cinnet) halidir. Türkiye'de birkaç yıldır
idare ölçüsü, ancak akıl doktorlarının müdahalesine muhtaç,
topyekûn eşya ve hâdiselere ait nispet ölçülerini kaybetmiş
bir (paralizi jeneral - umumî felç) hali belirtiyor.
Birkaç
yıl evvele bir nazar: Turizm Bakanı, memleketi kendi sahasında
kurtarmak için, zaten ışık hıziyle ilerleyen fuhşu serbest
bırakmaktan ve yahudi gününde tatil yapmaktan bahseder.
Dışişleri Bakanı "iki kapıdan biri" haline getirilmiş
politikasının bir kapısı kapanırken, ebediyen kapalı kalması
gereken öbür kapıya koşup komünizm dünyası ile kültür (!)
anlaşmasına yanaşır. Ve bir başarı gururu içinde yurduna
döner.
Millî Eğitim Bakanı, su ve hava gibi meccaniliğî dünyaca
kabul edilmiş ilk öğretime kadar irfan hizmetlerini parayla
satın alma yoluna girer. Sağlık Bakanı da hastaneleri ve
eczaneleri ile aynı ticarete katılır. Maliye Bakanı ise
yarın Amerikan yardımı kesilecek olursa, bütçeyi denkleştirmek
için, bütün bu tedbirlerden başka çaresi kalmamış insan
sıfatiyle ha bire halka yüklenmenin formüllerini arar; filân,
falan... Ve halk, her ân biraz daha bezgin ve ümitsiz, fakat
bu iğneli fıçı içinde oturmaya sanki alışmışçasına garip
bir rıza ve tevekkül içinde, 24 saatin dairesini çizip durur.
nihayet ümitlerin ümidi gerçekleşir. A.P. iktidara geçer
ve bu müzmin gidişin hiçbir noktası değişmez.
Su
alan gemide, giren suya nispetle pompalar saatte bir gram
fazla su boşaltabiliyorsa, o gemi, bir asır sonra da olsa
kurtulmuş demektir. Fakat bizim gemimizde yalnız giren suyun
hesabı var ve çıkanın yoktur. O halde bu gidişe göre de
tabiî, içten bir kurtuluşun imkânı mevcut değildir.
O halde?
O halde, kanun yollarından bir büyük zuhura ihtiyaç, mutlaktır.
Ne çıkarsa, cemiyetlerin bu sıkışma daralma, bunalma anlarında,
ıstırap ve hafakan demlerinde çıkar.
1960
Mayısında cemiyetin ıstırap ve hafakanı bugünkü gibi değildi.
Buna rağmen, o günün hükümet çerçevesi karşısına bir hareket
çıktı ve çerçeveyi paramparça etti. Bugün ise ıstırap ve
hafakan büyük olduğu halde,böyle bir harekete ne lüzum,
ne imkân, ne de ümit gözüyle bakılabilir. Bu türlü hareketler
ancak gemiyi karaya oturtur ve belki kurtarılamaz hale getirir.
Bugün
beklediğimiz, demokrasi çatısının kanun yoluyla her an açık
bıraktığı halk idaresi kapısından, tepeden inme bir kahramanlık
kadrosunun sökün edivermesidir.
Bir el bekliyoruz; üstü enerji cereyanlariyle dal dal ve
damar damar; iyiyi, doğruyu, güzeli ve sonsuzu ve bütün
bunların tersini şahadet parmağıyla gösterecek, bir kuyunun
dibine kadar uzanıp bir yakalayışta bizi tutup kurtaracak,
gün ışığına çıkaracak bir el...
Dört, yahut bir veya yarım, yahut da çeyrek asırdan sonra
dört, derken iki yıldan beri bu eli bekliyoruz.
Demirel değil, demirden bir el..."
|
|
Bir
Zat ve Üç Sıfat
Demirel,
kendisine uygun düşmeyen - mesela Ramazanda
kadeh tokuşturmak gibi- bir fiil üzerinde
gazeteciler tarafından sigaya çekilince
şu cevabı vermiş:
-Ben burada Başbakan sıfatiyle bulunuyorum!
(Yani bu fiili, şahsen Demirel veya Adalet
Partisi Genel Başkanı olarak değil, Başbakan
sıfatiyle işliyorum ve öbür vasıflarımı
ona karıştırmıyorum!)
Arkasından da Eyüb Camiinde sabah namazını
kılıyor. Kılan kimdir, şahsen Demirel
mi, Adalet Partisi Genel Başkanı mı, Başbakan
mı? Sorulsa, kabil mi ki:
-Namazı kılan Başbakandır!
Denilebilsin?
|
Demek
ki Demirel'de üç şahsiyet var: Evvela, en
gizli ve gölgeli olarak kendisi, öz nefsi…
Sonra hükümet mesuliyetlerinden uzak ve
halkın hasretlerine yakın tutabildiği kadariyle
Parti Genel Başkanı hüviyeti… En sonra da,
günün ve rejim havasının (geleneksel) icaplarına
göre Başbakan olmak keyfiyeti… Ve Demirel,
asla tecezzi kabul etmez bir yekparelik
belirtmesi gereken bu üç şahsiyeti, atomun
(nötrdn), (proton) ve (elektron)dan ibaret
namütenahi ince unsurları gibi parçalamayı
ve birbirinden ayırmayı biliyor. Şu var
ki, atomun namütenahi ince unsurları birbirinden
çözülürken meydana gelen patlama ve enerji
fışkırışı, burada tamamiyle ters şekilde
ve bizzat enerjinin patlaması şeklinde tecelli
ediyor. Zira ortada ne bir zat, ne onun
Parti Genel Başkanlığı, ne de Başbakanlık
sıfatları kalıyor. Değil mi ki, icabına
göre, filan işi kendisi değil, Parti Genel
Başkanı, yahut da bunlardan hiçbiri değil,
Başbakan yapmış olacaktır; o halde…
O halde biz de, müthiş bir (Bizantizm) şeklinde
teşhis ettiğimiz bu mizacı, ne Başbakan,
ne de Parti Genel Başkanında, sadece Demirel'in
şahsında görüyoruz! |
|
|
|
BEŞİNCİ
YIL
Yani
1969... Bu yıl Süleyman Demirel yönetiminin artık
karhaları dışarıya vurmuş bir iç (enfeksiyon-iltihap)dan
farkı yoktur.
|
1969
tarihinde Odalar Birliğinde dönen dolaplara dair bir mecmuaya
mülakat veren Prof. Necmettin Erbakan şöyle demektedir:
"Demirel'in son hâdiselerde tavrı, doğrudan doğruya
masonlar grubunu kanatları altına almak ve Türk milletini
sömürücü sermayeyi himaye etmek suretiyle apaçık tecelli
etmiştir.
Şimdi
onunla ilk müşterek siyasî faaliyetlerimize gelelim ve kendisinin
ihtilâlden sonraki hareket hattını gözden geçirelim: Sınıf
arkadaşımız olan bu zatı, henüz yeni teşekkül halindeki
Adalet Partisine yaklaştıran, böylece oraya hülûl ve nüfuzuna
vesile olan benim!.. Merhum Ali Fuat Başgil etrafındaki
hâdiseler esnasında, bizim milliyetçi şahıslardan kurulu
bir istişare ve teşebbüs grubumuz vardı ve Genel İdare Kurulu
bu gruptan fikir almak mevkiindeydi. Yani, o günün şartlarına
göre, Parti içinde, Partiye yön verici ve kendisini peçeleyici
bir grup... Ali Fuat'ın Cumhurreisliğine getirilmesi meselesinde
bu grup kılı kırk yararak her şeyi, elinden gelen her şeyi
yapmış, 200 küsur milletvekilinin teklifiyle Meclis huzuruna
çıkmış, Ali Fuat'ın istifa telgrafının sahte olması ihtimalini
ortaya atmaya kadar gitmiş, fakat son dakikada teklifi Meclise
verecek arkadaşların "Bütün Meclisi tabancalı subayların
sarmış olduğu" iddiasıyla harekete geçmemeleri, yani
korkmaları yüzünden iflâsa düşmüştü.
Bu
hengâmede, evet, tam bu hengâmede Süleyman Demirel Bize
açıkça masonlarla işbirliği yapmak lüzumunu telkin eden
ve Ali Fuat etrafındaki halkayı çözmeye çalışan insandır!
İstişarî
grubun gayet heyecanlı, gergin, sinirli ve yapacağını tâyinde
mütereddit ve ıstıraplı bir toplantısında Süleyman Demirel,
bana bu meseleleri halledecek tek insan olarak birini teklif
edeceğini söylemiş, beni toplantıdan dışarıya çıkarmış ve
teklif edeceği insan olarak dilinin altından baklayı çıkarmıştır:
-Osman
Kibar!!!
"Osman Kibar" ismini saran vasıflar ve şartlar
malûm olduğuna göre hayretler içinde kaldım. Osman Kibar'la
görüşmek üzere Ankara'da Balvü Palas oteline gidince de,
bütün kombinezonların, partiye verilecek renk olarak evvelâ
Ali Fuat'ın ifade ettiği mânayı kökünden kazımak olduğunu
anladım.
Aramızda,
Ali Fuat Başgil dâvasında yeminli insanlar bulunduğu ve
bunların bazıları "Yolumdan dönecek olursam annem bana
sütünü helâl etmez!" sloganını dillerinden düşürmedikleri
halde netice kaybedildi. Ali Fuat'ın feda edilmesi ve Cemal
Gürsel'in devlet başkanlığına getirilmesi mevzuunda istişarî
gruptan bazıları Süleyman Demirel tarafına katıldılar. Onlara
mukavemet edenlerse, ben Sadettin Bilgiç ve Tahsin Demiray'dan
ibaret kaldık.
Demirel'in
Adalet Partisi içinde nasıl davrandığı, Genel İdare Kurulu
Kavgaları içinde ne gibi bir rol oynadığı, kadroya ne suretle
girdiği, malum... Kayseri tahliyelerinden Partiye yöneltilen
hücumlardan evvelâ ne türlü sıyrılıp sonra Genel Başkanlığa
ne şekilde konduğu bilinen şeylerdir. Bu mevzuda söylenecek
tek söz üzerinde sabit kılınacak biricik teşhis şudur ki,
Süleyman Demirel'in Genel Başkalığa seçildiği büyük kongrede,
Osman Kibar bir taraftan, Bursadan aceleyle çağırdıkları
Hayri Terzioğlu bir taraftan, para kuvvetiyle en tesirli
rolü oynamışlar; ve Sadettin Bilgiç cephesi bu madde manivelâsını
ruhla çelebilmek kudretini gösteremediği için Adalet Partisinin
ruhçu, mukaddesatçı bir milliyetçi dokusu o andan itibaren
çözülmeye başlamış, bozulmuş ve her şey masonların eline
geçmiştir. Demirel'in yolu, halkın en aziz duygu ve inançlardan
gelen Partiyi, o ruha aykırı şahıslar ve hizipler emrine
vermek olmuştur. O gün bu gün cereyan eden bütün vakıalar
da, işte hep bu çizgi üzerinde yürümüş; bütün dâva, muayyen
toplulukların çıkarları uğrunda, güneşin doğuşuyla batışı
arasındaki kısacık süreye bağlı olarak gününü gün etmek
ve ebedî bir "idare-i maslahat" peşinde koşmak
politikasından ibaret kalmıştır."
Demirel'in
partisini mütemadiyen "necis-kirli eşya" sayılabilecek
fikrî ve şahsî unsurlarla doldurmaya devam etmesine karşılık
sayısı yüzü aşkın parti içi zümre de ona aykırı bir cephe
tutmaya çalışmışsa da muvaffak olamamış ve bu cephenin kati
bir hücuma geçmesine bazı Bakanlıkların kendilerine hediye
olunmasiyle engel olunmuştur.
Bu da A.P. kadrosunun sözde halisler zümresini yere çalan
ilk nakavt olmuş ve Demirel ilk fırsatta bunları tasfiye
edip olanca kozmopolitizm bandıralarını açmayı bilmiştir.
İşte bir ara ümit bağlanan halisler grubuna ait bir yazı:
"Mecliste Sadettin Bilgiç'in renginden nişan verici,
Adalet Partisi kadrosundan en aşağı 120 kişi kabul edebiliriz.
Buna öbür partilerden de 10 kişi ekleyebiliriz. Bu hesabın
neticesi, Mecliste sağı tutacak üçtebirlik bir zümre bulunduğu,
solun onda bire dahi varamayacağı ve aradaki üçte ikiye
yakın kısmın ilericilik, uygarlık, özgürlük ve devrimcilik
yaftaları altında, kümeleneceğidir. Bu 130'dan aşağı yukarı
yarısının Demirel dehâsına mağlup olacağı hesaba katılacak
olursa, ortada, 50-60 kişiden başka kimse kalmaz. Ve her
şey bilinen minval üzere güneşin doğuşu ile batışı arasında
günübirlik bir "idare-i maslahat" politikası yolunu
takip etmekte devam eder.
Masonların
plânı budur!
Yahudilerin plânı budur!
Büyük kapitalistlerin plânı budur!
Ve Demirel'in her türlü müzaherete lâyık kabul edeceği plân
budur!
Bu plân yine gerçekleşecek ve Meclise yeni girenler vecd,
heyecan ve hamle (potansiyel)lerini, nefs besleyici şartlara
feda edecekler midir?
Bunu zaman gösterecektir.
Fakat bizim ümidimiz zayıftır!
Demirel'in
büyük çapta zekâ, görüş ve (ideolojik) mimarlığına değil,
hiçbir şeyi köküne kadar ele almaksızın deri üstü örtbas
ediciliğine, tesir kutupları arası idareciliğine, yani kurnazlığına
inandığımız, bu hassanın da yegâne geçer akçe olduğunu gördüğümüz
için, Meclis içi bir şahlanma ve Adalet Partisi içinden
takip etme ihtimaline fazla yer veremiyoruz. Fakat şunu
da iyice biliyoruz ki, Adalet Partisini meccanen iktidara
getiren millî inkisar ve ıstırap, beklediğini bulma mevzuunda
Adalet Partisine 1969-1973 devresinden daha uzun vadeli
bir müsamaha gösteremez ve eğer bu devrede de umduğuna eremezse
1960'daki ıstırap ve inkisarını yenileyici şartların içine
zorla itilmiş olur.
Adalet
Partisi iktidarı, mânada (ahlâkî) ve maddede (iktisadî)
çifte felaket yaşayan bu vatanı kurtarma ve kalkındırma
işini tâ kökünden kavrayıp bütün icra kuvvetlerini kapsayıcı
bir (otorite) kutbuna ermek, yani olmak borcunu yerine getiremediği
takdirde,kendisine ölmekten başka yol düşmediğini şuurlaştırırsa,
bugün için yeter."
1969'da
kaleme aldığım ve Hakkın lütfettiği uzağı görüş kabiliyetiyle
aynen çıkan bu yazı bütün düğümleri çözücü değerdedir.
İÇ FELAKET
Üniversite
ihtilali, yaralıya boyuna kurşun sıkarcasına devamlı (emisyon-para
basma) cinayeti, eşi ve emsali görülmemiş bir ahlâk sukutu,
rüşvet fırtınası, iltimas kasırgası, hükûmetle ihtikârcılar
arasında füze yarışına benzer zamlar, güdücülerde en ufak
nefs ve dünya murakabesinde ve çileli fikirden yoksunluk
felâketi yekûn çizgisini işte Demirel iktidarının bu son
devresinde çekti ve herkesin bildiği gibi olanlar oldu!
Bu vaziyete karşı en keskin tepkiyi yine biz göstermiştik:
"Aşağıdaki yazıyı okuyunuz ve vaziyetin ne olduğunu
bütün çıplaklığı ile kavrayınız!
(Türkiye'nin
ekonomik durumu hakkında bir rapor yayınlayan Avrupa Ekonomik
İş Birliği Teşkilâtı (OECD), Türk tarımının 1970 yılı içinde,
bir yıl öncesine nazaran yüzde iki oranında gerilediğini
belirtmiş ve Türkiye'nin 1971 yılı içinde bir milyon ton
buğday ithal etmek zorunda kalacağını açıklamıştır. Bu durum
Türkiyenin geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da dost ülkelere
el açmak zorunda kalacağını göstermektedir. Türkiye'nin
her yıl ithal etmekte olduğu ekmeklik buğday miktarı düşmesi
gerekirken, Türk hükûmetlerinin kötü tarım politikası yüzünden
gün geçtikçe artmaktadır. Meselâ 1969'da 650 bin ton, 1970'de
850 bin ton buğday ithal etmek zorunda kalacaktır.
Türkiye'nin
Amerika, Kanada ve Ortak Pazar ülkelerinden ithal edeceği
bir milyon ton buğdayın bedeli olan 61 milyon, döviz sıkıntısından
ötürü Türk lirası olarak ödenecektir.
Yine (OECD) raporunda belirtildiğine göre, geçen yıl Türkiye'nin
pamuk, tütün ve zeytinyağı üretimi de bir yıl öncekinden
düşük olmuştur.)
Ne
gariptir ki, bu yazı ve içindeki korkunç haber ve mâna,
bir fikir gazetesinde değil, bir fuhuş albümünde yer bulmaktadır
ve aynı fuhuş albümünün mesleği hilâfına Süleyman Demirel'i
delik deşik etmesindeki başarıya denk bir kıymet arz etmektedir.
Şu var ki, bu fikirsiz gazete, bu harikulâde mühim teşhir
ve tesbiti, kendi öz adını belirtmek yerine, sırf Demirel
iradesini kötülemek maksadiyle ele almakta ve bizim gibi,
kötülükten Demirel'e geçmekten ziyade, peşin bir mahkûmiyet
hükmü neticesi, Demirel'den kötülüklere intikal etmektedir.
Yani bizim için esas, kötülükler ve o bakımdan Demirel iken,
bu gazete için esas, sadece şahsına duyduğu (antipati) yüzünden
Demirel ve dolayısıyla kötülüklerdir. Yoksa onun, fuhşiyat
sayesinde 400 binin üstüne çıkardığı satıştan başka bir
derdi ve memleket meselesi diye bir tasası yoktur.
Tepe-taklak
bir durum... Fakat biz o gazetenin tepe-taklak durumda ortaya
koyduğu gerçekleri, ayak üstü ve başımız tepede, değerlendirmeyi
bilenlerdeniz. "Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilâtı"nın
raporu, tam da bizim ziraî ve sınaî temeller meselesini
ele aldığımız bir zamanda ortaya çıkmak ve bir anda tezimizi
gerçekleştirmiş olmakla büsbütün mâna kazanıyor.
Böyle
giderse, sırtımızda birer goygoycu torbası, ülke ülke dolaşıp
"bir lokma ekmek!" diye dilenmekten başka çaremiz
kalmayacaktır. O zaman da, kapısını çaldığımız evin kapı
penceresi açılabilir: -Sen
düne kadar buğdayını kendin yetiştiriyor, ekmeğini kendin
yapıyor, bize de satarak yerine mamul eşya alıyordun. Şimdi
hem aynı eşyaya muhtaç, hem de ekmeksiz mi kaldın?.. Başka
kapıya!.. Belki, sana vereceği ekmeğe karşılık senden alınmaya
değer bir şey bulacak bir müşteri çıkar!
Vaziyet
"feci" kelimesinin de üstündedir.
İktisadîsi bu olan vaziyetin bir de inzibatîsine bakalım:
Bu, ne (kronik-müzmin) vaziyet!.. Hâd olan ve kronikleşmeye
doğru giden, yani tabancalı, tüfekli, bombalı, baskınlı,
soygunlu vaziyet o hâle gelmiştir ki, hükûmetin, her şahsa
bir silâh verip: -Evinin,
dairenin, iş yerinin ve sokağının muhafazası sana emanet!
Demekten başka çaresi kalmamıştır.
Ve bütün devlet daireleri, lokaller, bankalar hattâ evler:
-Bu günü de basılmadan ve soyulmadan atlattık! Teşekkür
ederiz!
Şeklinde bildiriler yayınlasalar yeridir.
Televizyon
başında maç seyreden Avrupalı, şu bizim kaleciden, müdafîden,
muhacimden mahrum hükûmet takımımızın boş kalesine üst üste
atılan golleri seyretse de kahkahadan çatlasa daha iyi etmez
mi?
Artık
bu bahiste bize tiksinti geldiği için hâdiseleri müşahhas
plânda ele almak zahmetine katlanmıyor ve tarihimizin hiçbir
devrinde bu kadar perişan bir çığır yaşamadığımızı kaydetmekle
yetiniyoruz...
Derken
12 Mart muhtırası:
İsmine (Muhtıra) denilen ordu iradesi, Hükûmet Başkanlığı
bir tarafa bırakılıp (yoksa tezat sonsuza kadar varırdı)
üç başkanlığa veriliyor:
Cumhur Başkanlığı, Senato Başkanlığı, Meclis Başkanlığı...
Cumhur Başkanlığı, teşrii vasfı olmadığı için belki böyle
bir ihtara müsait bir makam belirtebilir; fakat doğrudan
doğruya millî iradenin temsilcisi ve kanun koyucusu Meclisler,
yerlerinde bırakıldıkları halde nasıl dışarının ve tâbiin
tâbii (hükûmet meclise, ordu da hükûmete tâbi) bir organın
emr-ü iradesine hedef tutulabilir? Bu mâna, tezat, garabet,
ilmî, hukukî hattâ ruhî istikametsizlik ve edebiyatta "zaaf-ı
telif" denilen maksada giden yolu çizmemek bakımından
bilhassa mânalandırmaya değer. Esasta muazzam bir hak, icra
tarzında haksız bir yol takip etmiştir.
Bu
dünyada öyle şeyler vardır ki, azı hatadır da çoğu sevap
olabilir. Mesela çok vak'ada öldürmek yerindedir ve yaralamak
değildir. Kuvvetin-bağlı olduğu hikmet ve hakikat ayrı dâva-mantığı
kendinden geldiğine göre, hiçbir sınır ve teşkil tanımadan
yumruğunu ortaya koyması tabiî ve mantıkidir de sınırları
ve ölçüleri muhafaza ederek iradesini yürütmeye kalkışması
tabiata aykırıdır. O zaman, yukarıda belirttiğimiz gibi,
zıt cepheye ister istemez söz hakkı tanınmış olur.
Bu
noktaya dek tahliline çalıştığımız incelik, askerî, (ultumatom)un
icra tarzı bakımından haklı bir dâvaya nispetsizliğini belirtmek
içindir. Şurası besbellidir ki,böyle bir müdahale, ya teşri
ve icra sahalarına gizli ve hususî bir telkinle işi halleder,
yahut ille tecelli plânına dökülecekse olanca kuvvetiyle
boy gösterir, fiilen el atar ve demokratik irade mihraklarını,
yine demokrasi adına bir ân için tasfiye edip onlarda cevap
hakkı diye bir şey bırakmaz.
Davranışın
icra cephesindeki idrak incitici mânayı mahfuz tutarak bildirelim
ki, her türlü hak (ültimatom)cularındır. Biraz önce, dokunduğumuz
gibi, icra şekli haksız, esası yüzde yüz haklı bir hareket...
Böyle bir icra tarzı karşısında bunca vebâlden sonra hak
kazanmaya, belki de kahramanlaşmaya doğru gitmesi muhtemel
olan Demirel, son hâdisenin tezat ve garabeti de dahil,
ortada akıl almaz, vicdan kabul etmez, ne kadar iş varsa
hepsinin birden mes'ulü ve başına gelen ve gelecek her şeye
müstahaktır.
SEÇİMLER
"12
Mart Muhtırası)na canını dişine takıp karşı duramayışı da
ayniyle isabet olan kahramanımız, nihayet çenesinin altındaki
et torbasını büsbütün sarkıtıcı bir tecelliye çattı. 1973
seçimleri, bu (Bizantizm) politikası için feci bir hâdise,
akıl çatlatıcı bir sürpriz oldu. Tıpkı 1950 seçimlerinde
Halk Partisinin hali!
Bu
defa da eski mahkûm ve mağlup Halk Partisinin yerine Adalet
Partisi geçti. "Milletin makus talihini yenen"
İnünü'yü yenerek CHP'nin makus talihini yenen Ecevit adlı
"Kara oğlan" lakaplı solcu ve çeyrek porsiyon
fikirci delikanlı sayesinde, daha doğrusu Demirel tarafından
bütün ümitlerin kırılması karşısında CHP öne geçiverdi.
Böylece Demirel eski ve lekeliyi temize çıkaracak kadar
lekelenmiş ve hüküm giymiş olduğunu gösterdi. Fakat durmadı,
kendisi için imkansız değil, muhâl olan bir nefs muhasebesine
girişemedi, tövbenin baş şartı olan idrak şuuruna varamadı;
ve hakkı gasbedilmiş bir mazlum rolüne çıkarak mazisini
savunmaya koyuldu. 3 yıllık ihtilal devresinde kendini temize,
iyiye, güzele ve doğruya çıkarmak için ha bire kitaplar
bastırmaya başladı.
Bu kitaplardan bazı örnekleri aşağıda veriyor ve cevaplarını
bizzat kendi içinde saklayacak derecede abesler ve hezeyanlarla
dolu iddialara ayrıca mukabele etmeyi zaaf sayıyoruz.
1-Dış
Ticaret: "Ödemeler dengesi, Türk ekonomisi için uzun
yıllar çözülmesinde güçlük çekilen meselelerden biri olmuştur."
1973'e Bakarken s. 229
2-Montaj sanayii: "Belirli sanayii kollarının kurulup
gelişmesi yolunda, bu bir merhale ve intikal safhasıdır.
Montaj sanayiinin maskelenmiş bir ithal şekli olduğu iddiasını
kabul etmiyoruz." 1973'e Bakarken
s. 225
3-Batıya Bağlanış: "Türkiye'nin batıyla olan münasebeti,
aynı hayat felsefesini ve idare tarzını benimsemesi ile
başlar. Gerçek Atatürkçülük batının hayat ve idare tarzını
benimsemek demektir. Batı medeniyetinin eriştiği refah seviyesine
onun hayat ve idare tarzına ters düşerek erişemeyiz."
1971 Buhranı ve Aydınlığa Doğru s. 360
4-Yabancı Sermaye: "Yabancı sermayenin, iktisadî kalkınmamıza
getirebileceği katkıya sırt çeviremeyiz. Millî imkânları
dış kaynaklarla takviye, kalkınmanın vazgeçilmez bir unsurudur."
1973'e Bakarken s.227
5-Demirel'siz AP: "Benden rahatsız olanlar vardır.
Bu rahatsızlığın sebebi ben değilim. Aslında bu rahatsızlık
AP'ye tahammülsüzlükten doğmaktadır. Bunu AP'nin başından
rahatsız olma haline getirmek bir taktik meselesidir."
1971 Buhranı ve Aydınlığa Doğru s. 338
Yalnız
şu kadarını belirtmekle yetiniyoruz ki, yukarıdaki 5 maddenin
birincisi bir felâketin devadan aciz itirafı, ikincisi montaj
sanayii belasının saadet sayılması, üçüncüsü öz şahsiyet
ve kaynağının inkârı, dördüncü iktisadî emeperyalizmaya
esaretin fazilet bilinmesi, beşincisi de Demirel'siz bir
AP olamayacağı gibi Nemrutvarî bir kibir ve benliğin açığa
vurulması şeklinde ve skandal mahiyetinde ifadelerdir ve
kahramanımızın olanca iş ölçüsünü ve ruh mayasını göstermektir.
DİYALOG
"-Seninle
şu Adalet Partisi iktidarı ve dâvasını adamakıllı bir muhasebe
edelim!
-Edelim!
-Adalet Partisini her zaman muvaffak kılan ve iktidara getiren
âmil nedir?
-27 Mayıs gece hareketine halkın duyduğu infial...
-Neden?
-Hareketin usûlü, şekli, üslûbu, mutlak fikirsizliği, memleket
dâvalarını ve gerçek mes'uliyetleri teşhis edemeyişi, sebep
ve neticeden yoksunluğu ve her türlü haksızlığı yüzünden...
-Öyleyse Adalet Partisi bedavadan geldi!
-Tamimiyle meccanî bir geliş...
-Ne yapabilirdi?
-Bu meccaniliği hak etmeğe, Demokrat Parti'nin eksik taraflarını
görüp tamamlamaya, böylece onun yapamadığını yapmaya ve
ona borçlu kalmamaya davranabilirdi. Hep, içleri kof, dış
ambalajlı görünüşler...
-Bunu yapabilecek bir lider ve kadro var mıydı başlangıçta?..
-İşte şimdi dâvanın mihrak noktasına balıklama atladın!
Demirel, deminki tâbirle dış ambalaj noktasından Sadettin
Bilgiç'e faiktir.
-Ya iç muhteva!..
-Bütün mesele bu noktada... İkisi de Ispartalı ve Anadolu
çocuğu olan bu iki tipten Sadettin Bilgiç, olanca kültürü
içinde Anadolulu kalmış, öbürü ise Anadoluluğu nüfus kâğıdında
bırakmış örnekler... Demirel, Tazminattan beri Batılılık
veya Batıcılık cereyanının büyük şehirlerde kurduğu (standart)
kültür tezgâhlarında öz cevherlerini elden çıkarmış ve şahsiyetli
bir dünya görüşüne varamamış küçük (entellektüel) tipidir
ve onun çobanlık devresini çerçeveleyen "sülü"
hikâyesi de, sun'î ve zoraki bir yakıştırmadan başka bir
şey değildir.
Ya Sadettin Bilgiç'in Genel Başkan Vekilliği zamanındaki
portresi?..
-Evet! O zamanlar tamimiyle tecrübesiz, hususiyle sımsıkı
bir gönüldaşlar kadrosundan yoksundu. Dâvanın, kulis faaliyeti
dışında, cepheden hücum ve kürsüden meydan muharebesini
vermek gibi aksiyonculuk şiarlarından da mahrumdu. Üstelik,
görünüşü, tavır ve edâ belirtisi bakımından, tam bir halisiyet
ve samimiyet ifadesi içinde babacanlıktan kurtulamayan basit
bir ifade sahibiydi. İnsan alım satımı pazarında bu noktalar
gayet mühimdir.
-Doğru! Bazıları iç muhteva olarak bozulmuştur da dış ambalaj
kıymeti bakımından kendisini bir şey zannettirir.
-Bu da doğru! Fakat Sadettin, ogün bugün bir hayli değişti
ve pişti.
-Ya Demirel?
-Bedavacılık sanatını çok iyi bilen zamane tetikçisi...
-Sence zeki bir insan değil mi, Demirel?
-Zekâ bence büyük ve mücerret akıl dâvası... O, zeki değil
sadece açıkgöz... Zekâ ve açıkgözlülük ayrı şeyler...
-Ya partiyi ele geçirişi?
-Tamamıyla açıkgözlülük işi... Sadettin Bilgiç ve yakınlarının
da gözlerini açamamaları neticesi... Belli başlı tesir kutuplarından
gelen nüfuz ve paranın, hal ve keyfiyeti malûm delege tipi
üzerinde oynadığı rol... İşte bu rol sonundadır ki, millî
ıstırap ve infialden doğan Adalet Partisinin idealist sınıfına
kapılar kapanmış ve her şey, belli başlı zümre ve sınıfların
Türkiye'ye yakıştırdığı mustarip ve bir türlü şifa bulmaz
bir iklimi muhafaza etmek teknik ve taktiğine dökülmüştür.
-Belli başlı zümreler ve sınıflar kimlerdir?
-Her zaman kaydettiğim gibi 5 kutup: Masonlar, yahudiler,
millî menfaatlere aykırı karanlık sermaye temsilcileri,
kozmopolitler ve Batı emperyalizması ajanları ve devletlû,
şevketlû Amerika cenapları...
-Demirel'e bu kutupların adamı diyebilir misin?
-"Adamı" tâbiri yerinde değildir; fakat tesirleri
altında diyebilirim.
-Bu hükmü nereden çıkarıyor ve nelere isnat ettiriyorsun?
-Demirel'in Başbakanlığa geçişinden sonraki iş görme sistemi,
hiç şaşmayan bir ölçü halinde bu hükmü gerçekleştiricidir.
Anadolu köylüsünü tutmaya mahsus ruhî ve iktisadî sistemden
hiçbirine yanaşmamış; milletin ne ruhuna; ne de maddesine
doğru kurtarıcı bir adım atmayı düşünmemiştir. Milletin
ruhu, dinî ve ahlâkî hayatındadır. Bu sahalarda en küçük
kurtarıcı davranış şöyle dursun, vicdanları kelepçelemeğe
ve ahlâk facialarını başıboş bırakmaya doğru her türlü kıstırıcı
ve dürtükleyici vasatlar hazırlanmış; madde mevzuundaysa
olanca yardım, toprak sermayesine değil, sömürücü zümre
kapitaline yöneltilmiştir. Ruhî tedbir, her tarafı yanan
bir binada ahlaksızlık itfaiyesinin su yerine sıktığı gazla
tam tersinden işlerken, iktisadî tedbir de, insanın parasını
cüzdanına el atmadan çalmak demek olan mütemadî (emisyon-para
ihracı) ile millî alım gücünü tahrip ve bu arada türlü fert
ve zümre (spekülâsyon)larını tahrik şeklinde tecelli etmiştir.
Millî politikada zaaf, millî ekonomide keşmekeş, talebe
hareketlerinde, şekavet derecesinde anarşi, huzur ve asayişte
iflâs, devlet murakabe organları arasında düşmanlık çapında
zıddiyet ve daha neler ve neler, hep Demirel idaresinin
derinliğine hastalık arazını gösteren, ilk bakışta göze
çarpmaz, fakat dikkat edildikçe kalbe işler tablosundan
başlıca unsurlardır ki, böyle bir tablodan mes'ut olabilecek
zümre ve sınıfları tayin ve teşhis etmek gayet kolaydır.
-Peki; bu dâvayı Adalet Partisi içinde gören ve şifa yollarını
gösterebilen bir kadro yok mudur?
-Vardır! Bunlar, Adalet Partisinin vücuda gelişindeki başlıca
faktörlere, yani Partinin gerçek manasına bağlı kimselerdir;
ve sadece bu vasıfları, her sahada beklenen kalkınmayı vâdetmeleri
için kâfidir. Fakat işte onlar da tasfiye edilmiş ve artık
Demirel, bütün makyaj ve kılık oyunlarına paydos diyerek,
sırf kendi zümresinden ibaret, sahneye çıkmıştır.
-Bu kuvveti nereden alıyor?
-Sudan, topraktan, havadan, ateşten, demirden... Demin saydığım
bu 5 kutuptan.
-Son kıymet hükmü nedir?
-Demirel, kötü iş gören bir adam olmaktan ziyade iyi iş
görmenin imkânlarını köstekleyen bir insandır ki, bu hâl,
âlemde her kötülükten beterdir."
DEMİREL
VE İNANDIĞI ŞEY
-"Sağcılarla
işbirliği yapmaktansa Halk Partisiyle el ele vermeyi tercih
ederim!"
Bu söz, aynen, Demirel tarafından 1969'da hükümete itimat
reyi vereceği zaman çıkan dalaşmalar sırasında söylenmiştir.
Demirel,
menfaati sağa vurmak olduğu vakit solun, sola vurmak olunca
da sağın dostu görünmeyi bilmiştir. Onun inandığı şey, sadece,
çıkarlarına memur olduğu zümrelerin menfaat hesaplarıdır.
KÜLTÜRÜ
İhtisas
derecesini bilemeyeceğimiz mühendisliğinden başka dinî,
tarihî, riyazî, felsefî, hukukî, iktisadî, edebî hiçbir
kültüre malik bulunmayan Demirel, "arta kalan"
mânasına "bakiye" kelimesini, devamlılık sıfatı
"bâki"den "bâkiye" diye telaffuz edici,
"vesayet"den gelme "vasî" kelimesini
de "vüs'at"den "vâsi"diye kullanıcı
ve böylece fikri olmadığı gibi dili de olmayan bir kimsedir.
TEK
CÜMLELİK HÜKÜM
Adalet
Partisi gibi evvelâ bir buçuk, sonra yarım asırlık gelişimiz
içinde bütün sahte oluşlara aykırı ve inkılâp çapında bir
fikir ve iş mimarisinin çatıcısı ve kurucusu olmak mevkiinde
bir teşekkül liderine mahsus, ileri iman, büyük zeka, derin
irfan, üstün ahlâk, keskin şecaat ve taşkın fedakârlıktan
mahrum, Türk'ün büyük tarihî oluşuna ters yönde, karanlık
ve milliyetsiz sermaye emrinde ve topyekûn (palyatif-günübirlik,
gelip geçici) tedbirler peşinde, en zengin fırsatları harcayıcı
ve her kıymeti kendi başıboş zümresine bağışlayıcı, istismarcı,
gözbağcı, mânada işportacı, işde karaborsacı, kelâmda mugalatacı,
İslâm Bey köylü, fakat İslâma zıt davranıcı, Anadolu asıllı,
fakat Anadolu aslına yabancı Süleyman Demirel…
NE
YAPMALI?
Şunu
bunu değil, topyekûn memleketi kurtarmak ve Türk'ün ruh
köküne bağlı bütün partilere birleşme zemini açmak için
mutlaka yol üzerindeki bu molozu tesfiye ve bu "Engel"i
tasfiye millî vazifedir.
| HİTAP
Sayın
Demirel!
Ben sizden, millete ve Partinize bir hayr gelebileceğine
inanmıyorum! Bu inanmayışa, Partinizin Genel Başkanlığına
seçildiğiniz gün vardım; Başkanlığa kuruluşunuzdan
şu âna kadar da görüşümde boyuna gerçekleştiğimi,
desteklendiğimi, hak ve kuvvet kazandığımı gördüm.
Her şeyden önce, siz Adalet Partisini iktidara getiren
Türk Milletinin ruhuna ve muradına yabancısınız! Arkasında,
ciğeri hizasından soğuk bir hançer temasına rağmen
sizi seçen millet, bu ulvî hareketiyle, şu belâlı
1960 yılının 27 Mayıs hareketi üzerindeki fikrini
belirtmiş oluyordu. Bu fikirde, Demokrat Parti mukallidi
sığıntı bir hükûmet görmek değil, dost ve düşman bütün
kutupları yerli yerine oturtucu ve gangrenleşmiş meseleleri
bir bıçak darbesinde tesviye edici, demirden bir el
bulmak ihtiyacı vardı. Mustarip ve münkesir Türk milletinin
bütün dileği, icra kuvvetleri elinde oyuncak hükûmet,
hükûmet elinde oyuncak Meclis, Meclis elinde oyuncak
millet olarak tepetaklak ettikleri devlet nizamının
usta bir çıkıkçı marifetiyle bir anda eski tertibini
bulan bir uzviyet gibi, "baş aşağıda" halden
"başı yukarıda" vaziyete geçirilmesiydi.
Böyle bir hamle de, için için ve sinsi sinsi çalışarak,
betondan molozları zımpara kâğıdıyle törpülemeye davranarak
değil, Meclisin daha ilk teşekkül günlerinde bir yıldırım
harbi vererek, muazzam bir mâna taarruzuna girişerek,
yerine getirilebilirdi. Bu yıldırım harbi ve mâna
taarruzunun dayanağı da, Meclis kürsüsünden avaz avaz
Kızılay meydanına çağırılacak Türk milleti olurdu.
A.P. iktidarı işe böyle başlamalı ve ona göre yol
almalıydı.
Diyebilirsiniz ki:
- Böyle bir hareketi yapabilmek için büyük çapta bir
kahraman olmak lâzımdır. Bense bu vasıflara malikiyet
iddiasında biri değilim.
İyi ya; bizim de iddiamız, bu vasıflardan yoksun yani
bu şahsiyet olmaktan uzak biri olduğunuz ve milletin
tam da bu çapta bir insana muhtaç olduğu anda onun
yerine geçtiğinizdir.
Türk milletinin Adalet Partiden istediği, 27 Mayıs'ın
muhasebesini yapacak, Halk Partisinin hesabını görecek,
mahpus Türk iradesini kurtaracak, büyük bir ruh ve
mânâ imarına girişecek ve ancak bundan sonra orta
bir hükûmetçilik tekniği içinde madde tedbirlerine
el atacak bir kuruluştur.
Halbuki siz yamalı bohça (koalisyon) hükûmeti içindeki
tavrı biraz daha rahatlatmış, feraha kavuşturmuş olarak,
herhangi İnönü idaresinden farksız, günübirlik hükûmetçilik
esnaflığından fazla bir şey gösteremediniz.
Plân dâvanız, İnönü'nün 10 yıllık şakavet devrinde
hatırına bile getirmeyip, alevler içinde kalmış bir
evin üst katında satranç oynarcasına, çöküntü devresinde
ele aldığı gülünç teşebbüsün devamından, öbür işleriniz
de memur elinde günlük muamelelerin kendi başına yol
alışından ibaret... Yani siz, bunca nazik bir çığırın
seri malı kıymet seviyesi üstünde Başbakanı olmuş
değil de en hassas şartlara rağmen her devrin ve her
rejimin umum müdürü derecesinde kalmış ve Başbakanlığı
işte bu dereceye bağlamış bir insansınız!
İktisadî facia ortada, Anayasa gedikleri ortada, Temelliler
ortada, "İhtilâl" dedikleri hadisenin bir
ceset gibi yerde yatıp herkes tarafından itildiği,
kakıldığı ve cenazesine ne bir sahip ve ne bir mezarcı
çıktığı ortada, dış politikada kekemelik, ortada,
iç politikada dermansızlık ortada, her ân yeni bir
darbe teranesi ortada, Üniversite tuhaflıkları ortada,
Yargıtay garabetleri ortada, TRT ustalıkları ortada,
solculuk davranışları ortada, her türlü rüşvet ve
suistimalden mini eteğe kadar ahlâkî veya salgını
ortada, gerçekten meharetle takdir ettiğiniz demokrasinin
artık teaffün haline gelen feci manzarası ortada;
bütün bunlara karşı, kollarınızı kavuşturmuş, aydede
gibi tebessümlü çehrenizle, gününü gün etmeye bakan,
zeki olmasa bile kurnaz bir insan sıfatiyle ortadasınız!
Başıboş demokrasi sevdasından ve bu sevda maskesi
altında milletini ruhta ve maddede sömürenlerin aradığı
kargaşalık iklimini korumaktan başka, ruhumuzu perçinlediğiniz
hiçbir telâkki mihrakına malik değilsiniz! Gün gelir,
mukaddesatçılık ve milliyetçiliği kimseye bırakmayan
bir dil kullanır, sonra Ramazan günü Moskof Başbakanıyle
votka tokuşturur, bu hareketi Başbakan sıfatiyle yaptığını
söyleyerek Süleyman Demirel'i Başbakandan ayırır,
peşinden Eyüb Camiinde namaz kılar ve bunu ne sıfatla
yaptığınızı söyleyemezsiniz! Gün gelir, son Kurultayda,
hiç lüzum yokken "kimsede şeriat özlemi yoktur!"
buyurur, derken lâiklik anlayışında Halk Partisiyle
birlik olduğunuzu ilâna kadar varır, hattâ sol'a avans
vermeyedek gidersiniz!
Bu ne haldir, Süleyman Bey? Bu ne ruhî anarşi manzarası?..
En büyük suçunuz, Parti kadronuz içinde, sizde noksan
olan tarafları, mukaddesatçı, milliyetçi, şahsiyetçi,
keyfiyetçi vasıflarıyle telâfi edecek insanlara engel
olmanız ve son hükûmet değişikliğinde bunlardan yalnız
birine, göstermelik mahiyette yer verip, onu harcama
taktiği içinde öbürlerine yolu tıkamanızdır.
Şimdi size tepeden inme bir haber vereyim:
Partinizin Senato ve Meclis Grupları içinde, sayıları
20 ye varan millet vekillerinden bir zümreyi, size
ve zihniyetinize karşı kanun yolundan harekete geçirmek
üzere, Ankara'da bunlardan bir ikisinin evinde, 3-4
toplantı tertibinde âmil olmuştum. Bu gayeyle ve umumî
istekle kaleme aldığım, hepsinin birden her kelimesi
üstünde ittifakına şahit olduğum, fakat imza etmeden
dağılıp döküldüklerini gördüğüm tarihi anlaşma metnini
hususî zabıtanız veya haber alma ajanlarınızdan evvel,
bizzat ben, millet huzurunda nazarlarınıza seriyorum!
Onu dikkatle okuyunuz ve muhal çapında da olsa, bizzat
benimsemeye çalışınız!
Bomba tesiri doğuracak olan bu metni göz önüne sermekle,
Adalet Partisinin iç yarası üzerinde en emin teşhisi
ve en aziz millî hizmeti yerine getirdiğimiz kanaatini
besliyoruz. Biricik muradımız, Partinizi, içinden
düzelmiş görmektir. Böyle bir davranışın bütün şartlarını
ve (ideolojik) plânını metinde billûrlaştırmış olduğumuza
inanarak, onu, başta bizzat siz, Partinize ve millete,
şaşmaz bir kıstâs halinde sunarız. Böylece, isimleri
bizde tek tek mahfuz 20 küsur millet vekilinin bütün
ruhlarıyle sarılıp da peşinden bütün ruhlarıyle rehavete
terkettikleri ölçüleri, Partinize bağlı 200 küsur
mebus ve şu kadar senatöre, kurtuluş ve doğruluşun
biricik formülü olarak ithaf ve takdim ederiz.
Hoşça kalınız!
|
|