|
Millî
Selâmet Partisi meselesi aydın müslümanlar katında bir hâiledir.
Zira mutlaka kat'î zafere götürülmesi, böyle olmadıkça hiçbir
tavize yanaştırılmaması gereken bir hareketin iflâsa vardırılmış
olması teşebbüsünden ibaret kalmıştır. Ve yine zira, o,
hareket şekliyle, bizim iman banknotumuzun sahtesi olmuştur.
Küfür bizim manevî naktimizi kıymetten düşürmek için elinden
geleni yapmaya, parasını değerlendirmeye bakar; fakat taklide
yeltenmez. Bizimkinde hilâl onunkinde istavroz vardır. Ama
Millî Selâmet Partisi'nin amblemi, şekilde ve yaftada hilâl
olduğu halde esasta ve iş ölçüsünde hilâlin hakkını vermekten
çok uzaktır. Karşılıksız paralar gibi... İslâmî kıymetlerin
eşya ve hâdiselere bakış zaviyesini bozucu ve Şehadet Kelimesinden
başka bir şey bilmeyen, bildiğinin de ürpertisini çekmeyen
gafilleri kandırıcıdır.
Gerçek
iman ve itikatlılarına toz konduramam. Onları dışlarından
mümin görür ve içlerinden de böyle oldukları kanaatiyle
kalblerini Allah'a havale ederim. Fakat bu kalblerin aşk,
vecd, hikmet, irfan ve hamle sermayesi olarak hiçbir nasibe
mâlik bulunmadıklarını bir laboratuar katiyetiyle iddia
edebilirim. Bu teşhis onun masum müslümanlar tabanına değil,
güdücüler tavanına aittir ve bu güdücülerin âdi kır çiçekleri
halinde şekillendirdiği buketin ortasında, her mesuliyeti
nefsinde cemeden, mağrur ve mütehakkim br gül vardır. Prof.
Dr. Gen. Başkan ve sırasına göre imkân buldukça da Devlet
Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Necmeddin Erbakan...
İŞİN
HİKÂYESİ
Ben
bu zatı 1965'lerde Büyük Doğu'nun 12. Devresinde tanıdım.
İstanbul'da, Gedikpaşa'da, Kayseri Hanındaki, etrafımızı
saran ayakkabıcıların deri ve çiriş kokulu havasına bürülü,
mütevazi yazıhanemize geldi ve bizimle bir iftar yemeği
yedi. Profesördü, kürsüsünde müstesna bir teknik ehliyet
olduğu söyleniyordu. Bir de "Gümüş motor" diye
isimlendirilen, Türkiye'de ilk defa motor imâlini hedef
tutucu bir teşebbüsün öncüsü olduğu fakat bu teşebbüsün
akâmete uğratıldığı (akâmet sıfatını çok hafif olarak kullanıyor
ve asıl sıfatı dosyamızda yazılı olan bu işin şimdilik bahsini
açmak istemiyorum) rivayet olunuyordu. Hakkında, satıh üstü,
toplu hüküm şuydu:
Müslüman, milliyetçi, namazında, dâvamıza bağlı bizden bir
insan...
Güzel
yüzlü, vakur edâlı, kelimelerini dikkatle aramak gayretinde,
her karşı çıkışa mütehammil ve soğukkanlı görünüşlü, hislerini
belli etmeyici ve çehresinde herhangi bir teessür ve tehassüs
çizgisi taşımayan bir insan...
Kendisine
Büyük Doğu yazı ailesine katılmasını teklif ettim, verdiği
cevaptan muhitindeki masonların gözüne fazla çarpmak istemediği
ve çekindiği intibâını aldım. Gençlerimizden, talebesi,
Fakültesinden iyi derecede mezun Bahri Zengin'i (şimdi Makine
- Kimya Umum Müdür Muâvini) yanına asistan olarak almasını
istedim; ve yine ilk cevabına benzer bir çekingenlik mukabelesine
şahit oldum. Daha ilk temasta belliydi ki, bu zat, kendi
öz nefsi içinde gizlenmiş her türlü cesaret, samimiyet ve
heyecan seciyesine yabancı, üzerinde dikkatle ve şüphe gözüyle
durulması gereken bir kişiydi. Dâvamız yolunda şahsiyle
vâdettiği fayda çapında zarar ve tehlike de belirtebilirdi.
Ara yerde Odalar Birliği mâceraları (o da ayrıca hazin bir
mevzû) ve nihayet balıklama şeklinde politikaya atılış...
Konya'dan
bağımsız olarak seçilmek üzere adaylığını koymuştur. Konya'nın
büyük meydanlarından birinde bir toplantı tertiplemiş, benim
de bu toplantıda kendisini desteklemem istenmişti, Henüz
bu kapalı kutunun muhtevası sıhhatle malûmumuz bulunmadığı
halde bu destekleme teklifini hiçbir parti hasisliği belirtmeyen
ve Meclise Büyük Doğu'dan yana bir görüntü vâdeden zâtı
desteklemek borçtu. Borcumuzu edâ ettik. Konya'ya gittik;
bizi karşılayanlar arasında onu bulamadık ve binlerce Konyalı'ya,
şahıslar üzerinde hiçbir taahhüt ve kefaletimiz olmaksızın,
Meclise ne ruh kıvâmında adamlar sürmek gerektiği üzerinde
bir hitabe verdik. Meydan alkıştan inledi; bizi tâkiben
Hoca kürsüye çıktı ve saydığımız kurtarıcılık vasıflarının
tam da sahibi edasiyle, raftan bir top kumaş indirilip tezgâh
üzerinde açılırcasına desenlerini müşterilere arzetti. Konuşmasında
ne bir aşk, ne bir his, ne bir düşünce ve derinliğine görüş...
Tam bir simsar ve tezgâhtar ağzı... Toplantı sonunda ona
eller uzandı. O da ellere uzandı; ve kafaların üzerinde
önceden peylenmiş bir katıra binercesine, gayet rahat ve
pişkin, yerleşti. Bana da aynı muameleyi göstermek isteyen
elleri nefretle ittim ve adeta hakaret edercesine bana el
uzatmamalarını ihtar ettim. Hoca Kisrâ'ların tahtaravanına
benzeyen, kafalardan kurulu sedir üzerinde mes'ut, uçup
gitti. Yanımdaki Mustafa Yazgan'a "gördün mü manzarayı?"
demekten kendimi alamadım. Daha evvel Mustafa Yazgan'a Hoca'nın
bazı kibirli ve kendisini tepeden görücü hallerine bakıp
toplantıda bulunmak istemediğimi, hemen dönmek arzusunda
olduğumu söylemiş ve şu cevabı almıştım:
- Siz dönerseniz ben de sizi tâkip ederim.
- Sen kal!
- Ben sizin bir parçanızım, nasıl kalırım!
- Madem ki, parçamsın, ben rica ediyorum, kal!
Tam o sırada tören başlamış ve gençler bizi kürsü seti üzerine
çekip çıkarmışlardı. Böylece ben ve Mustafa Yazgan bir "oldu-bitti"
karşısında kalmış ve konuşmaya mecbur olmuştuk.
İşte
daha işin başındaki müşahede ve intibalarım!
Hoca Konya'dan mebus seçildi. Mecliste Adalet Partisi uyuşmazlıklarından
bir iki kafadar buldu ve bu partinin asla rayını döşeyemediği
o devrede Demokratik Parti kopuşu sırasında kendisi de partisini
kurdu: Millî Nizam Partisi...
PARANTEZ İÇİNDE
Lâf
arasında tespit etmeyi unutmayayım ki, o zaman Adalet Partisinden
kopuşlar benim eserim olmuş, hâdise Sadettin Bilgiç ve merhum
Prof. Osman Tûran'ın evinde uzun sohbetler ve muhasebeler
neticesinde meydana gelmiş, Adalet Partisi'nin 1960 gece
baskını sonrasında cevap veremediği millî ıstırap ve inkisarın
dâvası, yepyeni bir ideolocya temeline dayalı olarak bunlardan
beklenmişti.
Partiyi
kurdular; fakat A.P.'den devşirip temsil etmeleri gereken
mânayı bayraklandıramadılar, bir (Apandis - lâhika) halinde
kaldılar ve kör bağırsak gibi çürüyüp gittiler... Bugün
de Halk Partisi'nin hileli kefesinde 1 gramlık ağırlıklarını
değerlendirmeye kalkmak derecesine düştüler...
YİNE ONLAR
Millî
Nizam... Hoca'nın yüzü gibi, ne güzel isim! Fakat "Dilber"
adını taşıyan bir kadının güzelliği nasıl ismiyle kaim değilse,
vaad ile gerçek arasında o kadar mesafe... "Millî Selâmet"
ismi için de aynı şey söylenebilir.
Millî
Nizam ölçüsüz ve endâzesiz gitti. Hükûmette pay aldıktan
sonra şeriat ruhuna aykırı olarak ileride yapacakları affedilmez
gaflara mukabil o günlerde mukaddes kelimeyi, "Şeriat"
kelimesini dilinden düşürmedi. Halbuki bu dâvanın kal'ayı
zaptedebilmesi için Tekfur sarayını basan bahâdırlar gibi
mutlaka bir (kamuflaj)a bir (makyaj) oyununa ihtiyaç vardı.
Anlamadılar; sonradan görüleceği üzere Şeriati hükûmet sürme
hırsına göre eğip bükecek olan liderlerinin peşinde, boyuna
açık vererek ve boy hedefi göstererek yürüdüler.
Ankara'nın
en büyük sinemalarından birinde tertipledikleri açılış törenlerinde,
konuşmacılar arasına beni de kattılar. Büyük bir gençliğin
katıldığı bu törende yine şahıslarına karşı bir taahhüt
ve kefalet sahibi olmaksızın, özlediğimiz parti ve güdücülerin
şartları üzerinde konuştum; ama onların vesilesiyle konuştuğuma
göre bu Partiye ümit bağlanabileceğini teşvikten geri kalmamış
oldum. Henüz salâhlarından ümit kesmeye uzaktım ve sadece
ihtiyatlı olmaya bakıyordum.
Nihayet
endâzesizlikleri yüzünden "Millî Nizam Partisi"
kapatıldı. Kararın çıkmak üzere bulunduğu sabahın gecesinde
Hocayla telefon konuşmamız:
- Son derece ölçüsüz ve hesapsız gidiyorsunuz! Partiyi kapatacaklar...
- Asla kapatamazlar, yarın görürsünüz!
-Asıl siz yarın kapatıldığınızı görürsünüz!
Ve kapatıldılar...
SON DEVRE
Bütün
facia "Millî Selâmet" devresinden sonra koptu.
Bu devre ve bu devrenin içinde elde ettikleri 50 millet
temsilciliği ve hükûmet ortaklığı, içyüzlerinin olanca karhalariyle
meydana çıkmasına vesile oldu.
Evvelâ
"Millî Gazete" isimli bir organ kurdular. Ben
henüz ümidimi ve doğrultulmaları ihtimalini yitirmemiş olduğum
için, bana hiçbir şey sorulmadan ve tecrübelerimden faydalanmaya
yanaşılmadan kurulan bu gazeteye yardım etmekten ve onu
içinden ıslah etmeye çalışmaktan geri kalamazdım. Gazetenin
başında, Hasan Aksay (benim sonradan yakıştırdığım isimle
Hasan Yoksay) isimli, Adalet Partisinden müdevver, her ân
gülümsemeli ve cana yakın bakışlı biri vardı. Muhakkak ki,
içli bir mü'min olan, fakat işlere hâkimiyet zekâsından
tamamiyle mahrum bulunan bu zâtın gazeteden yana anlayışı,
bir atın kaç ayaklı olduğunu ve bu ayakların nelere yaradığını
bilmeden yarış antrenörlüğüne getirilen bir insandan farksızdı.
Oluşunun tek sırrı da, Erbakan'ın mahvet ve benlik mizacına
asla çaparız teşkil etmeyen, ona uymaktan başka usul tanımayan,
sadece yuğurulduğu parmaklara tâbi balmumu adam örneği olmasından
geliyordu.
Bu noktaya dikkat!.. Bu Partinin en büyük felâketi, liderinin,
etrafında halkaladığı işte bu balmumu adamlardan gelmektedir.
Tavırlarıyla sadece Erbakan'ın mes'uliyetini ifade edici
bu adamlar, Partilerinde, nefs muhasebesi, vicdan murâkabesi
diye bir hava yaşatmayan tipin despot gururuna piyonluk
etmektedir. Millî Selâmet Partisi mebusları arasında kimbilir
nasıl bir ıstırapla susan ve bir zamanlar Bakanlık makamında
da bulunan birkaç fert müstesna, Necmeddin Erbakan'a yakından
(fon) teşkil edici iş ve söz sahipleri hep bu balmumu adam
soyundandır. (Lântern majik) dedikleri öyle bir sihirli
fener ki, ampulü Erbakan, beyaz perdesi de bunlar...
Evet;
Hasan Aksay'ın çekmecelerini taşıracak kadar çizip verdiğim
plânlara rağmen gazete, gazete olamadı ve cephemize musallat
hazin hamakat ve atâletin neticesi halinde aceze basınımıza
bir halka daha eklendi.
Bu
gazetede kendilerini tenbih ve tahrik yolunda neler yazmadım,
neler; ne çığlıklar koparmadım, ne çığlıklar!.. Hiçbiri
sökmedi. Hattâ parti menfaati uğrunda din ve şeriat inceliklerine
kıyılmaya kadar gidildi. 1973 seçimleri arefesinde müslümanlık
iddiasında bir hizbin tenkidini yapan bir yazımı, Hasan
Aksay, şu mûcip sebeple neşrettiremedi:
- Seçimlere gidiyoruz! Hiçbir tarafı darıltmayalım!
Cevap verdim:
- Demek siz, rey devşirmek için, bazı sapıkları darıltmaktansa
yolunda gittiğinizi iddia ettiğiniz şeriati darıltmaya razısınız!
Din bağlılıkları da bu seviyede...
HÜKÛMET
1973
seçimlerinde beklenmedik bir netice... Mecliste 50 kişilik
bir köprübaşı... Şartlara göre muazzam bir tecelli... İşte
Millî Selâmet Partisi'nin artık tam bir oluş safhasına girmesi
için Allah'ın meccânen nasip ettiği ve liyakatsiz ayaklar
altına çektiği atlama tahtası... Ne ince bir imtihan ve
ne mânalı bir ihtar:
- Bundan sonra ya ol, ya öl!.. Olman için hiçbir ehliyet
ve gayret sahibi olmadığın halde, Hak, sana, yalanını hazırladığın
ebedî doğrunun ilk semeresini bahşediyor. Bakalım, olabilecek,
olmanın çilesine ve usûlüne yanaşabilecek misin?"
KOALİSYON
Malûm
zikzaklardan sonra Halk Partisiyle yaptıkları koalisyon...
Yani Ebû Cehl'in emir ve kumandasında İslâmî bir davranışı
mümkün gören küfür çapında bir sakamet... Yalnız "Hep"i
gözleyen, bu "Hep" etrafında hiçbir tâvize tahammülü
olmayan, kal'ayı içinden fethetmek gibi bir teselliyi de
reddeden, asla tevil ve tefsir kabul etmez ve ancak dâvayı
harcatmaya,boyun eğdirmeye ve köstekletmeye yarar bir yelteniş...
Böyle
bir ortaklığa girilmemesi için elimden geleni yaptım; yüzlerine
karşı en acı ikazlarda bulundum, hattâ öz gazetelerinde
(koalisyon) niyetlerini suçlayan yazılar yazdım. Ama olanlar
oldu; ve biraz sonra "neler yapılmamalıyken yapıldı!
ve "neler yapılmalıyken yapılmadı!" bahsinde göreceğiniz
gibi, ilk ve en büyük cinâyet irtikâp edildi. Hakk'ın rızası,
Ebû Cehl ocağiyle el ele vermenin neticesi olarak daha o
günden üzerlerinden alınmıştı; fakat islâmî vecd ve hikmete
âşina olmadıkları için aralarında bu inceliği gören ve ona
göre ayak direten kimse yoktu.
Böyleyken;
Millî Selâmetin daha ilk hareketi ondan sıyrılmamıza ve
ulvî gâyenin bu ellerde tecelli edemeyeceği gerçeğini ilân
etmemize yeterken bunu yapamadık. Kendisini çocuğumuz bilmekte
devam ettik ve geminin güvertesinden suya yuvarlanan bu
çocuğu kurtarmak için "emr-i vaki"i kabul ve ondan
sonraki hareket hattını tespit etmekten başka çare kalmadığını
gördük ve kancalarımızı suya daldırdık boğulmasına mâni
olmaya baktık.
Başlangıçta
"Millî Nizam"ın ana nizamnamesi kaleme alınırken
(espri) kılıklı bir edâ ile:
- Nizamname de ne demek?.. Dilekçemize "İdeolocya Örgüsü"nü
iliştirelim, yeter!
Diyecek kadar bağlılık gösteren ve bu sözleri bütün maiyeti
karşısında sarfeden Erbakan "Devlet Bakanı ve Başbakan
Yardımcısı" ünvanını kazandıktan sonra antenlerini
bütün tenbih ve telkin mevcelerimize karşı söktü, kaldırdı
ve artık kendisine yakıştırdığımız (airo dinamik) tipine
büründü. (Airo-dinamik), rüzgârı göğüslemeden yaran ve böylece
kendisine kolaylıkla yol açan sivri uçlu (uçakların burunu
gibi) bir yapı modeline verilen isimdir; ve kendisine edilen
bütün hücumları ensesinden geriye atan ve asla göğüslemeyen
Erbakan mizacına gayet uygundur.
Ve
işte başladı artık, Hocanın "boş ver! İşine bak!"
devresi...
"Tuz yüklü merkep göle düşse, göl mü tuz olur, merkep
mi pestile döner?" kıyasınca, kendisini C.H.P. bataklığına
atan Erbakan, hiç olmazsa ondan sonra araya bazı ayırd edici
çizgiler çekeceği yerde, ilk işi, zamları müjdeleyen Ecevit'i
müdafaa etmek oldu. TRT'nin kürsüsüne geçti ve Ecevit'in
zam furyasını haklı göstermeye çalıştı.
Hayretten donduk; mahkeme kararını zabıt kâtibi sadâkatiyle
okuyan ve altına ikinci imzayı atan bu zat, doğrudan doğruya
Ecevit'in kanadı altına giriyor ve ona "bu beyanı başka
bir temsilcinize veya bir Bakanınıza yaptırın; ben kabinede
ayrı bir mâna sahibiyim ve sizin özel kalem müdürünüz değilim;
hükûmete girmeyi kabul ettiğime göre zam kararnamesini kerhen
imzalamaya mecbur kalmış olsam da onun müdafaasını yapamam!"
diyemedi. Bu vaziyet Hoca'nın, sırf "icrâ-yı hükûmet"
hırsiyle tâvizde ne kadar ileri gidebileceğini gösteriyor,
fakat Partisinden "dur, ne yapıyorsun!" diye bir
ses gelmiyordu.
Gaflar
seri halinde zincirleme devam etti. Gazetelerini adam etmek
için giriştiğim çabalar hep boşa gitti. Bu arada Ankara'daki
temaslarımız dâima aynı (airo-dinamik) yapıya çarptı ve
bir kurbağa ölüsüne bile kıpırdanış veren elektrik cereyanı,
hitap ettiğim cesedin tüyünü dahi oynatamadı.
Kıbrıs
meselesi, daha doğrusu seferi... Ecevit'in yerinde bir sırık
hamalı bile bulunsa derhal ileri atılmaya, bütün Kıbrıs'ı
işgal etmeye karar vereceği muhakkak olan bu mevzûda, bütün
incelik, işin bir Halk Partisi marifeti diye gösterilmesine
engel olmak ve şımarıklığını yeni bir seçim istemeye kadar
götüreceği besbelli bir partiyi hükûmetsiz bırakmaktı. Bunun
için, hakûmet sofrasını Ecevit'in devirmesine meydan bırakmadan
kendilerinin devirmesi gerekirdi. Söyledik, anlamadılar;
ve fatihliği yüzü suyu hürmetine hükûmete devam edeceğini
sanan Ecevit'in "MSP'siz hükûmet" oyununa geldiler,
sofrayı ona tekmelettiler. Neticede ve hükûmetin düşmesi
mevzuunda bir şey değişmedi ama en büyük avantaj kaptırıldı.
Ecevit'i sonunda kendi oyununa getiren vaziyet Millî Selâmet
Partisi'nin iradesiyle yerine geleceğine kurban gitmesiyle
zuhurâ geldi. Erbakan tam çelme atacağı yerde çelmeye geldi
ve ondan sonra çelmeyi atan da, İlâhî cilve gereği, ayrıca
tökezledi; ama bundan MSP bir pay çıkarmayı bilemedi.
Derin
ve ince İslâm stratejisi ne ellerdeydi, yârabbi!..
"Demokratik Parti" nam komik parti, sonraki MSP
çapında kadrosiyle sağcı olması gereken cepheyi ufalar ve
Cumhurbaşkanlığı seçimini bile çıkmaza sokarken 1973 seçimleri
sonunda bu cepheye 50 kişi daha katan MSP, yarı veya çeyrek
benzerleriyle bir "müşterek düşman" çizgisine
karşı bir saf tertipleyemedi ve bu bahiste tek rolü yalınız
bölücülük olan Demokratik Parti kadar bile olamadı. Nâmütenahi
ince bir dehaya muhtaç İslâm stratejisinin, generalliği
şöyle dursun onbaşılığı nisbetinde bile bir kurmay ehliyeti
gösteremedi; üstelik bu halini, dışı sahte bir tevazu galvaniziyle
sıvalı, içi şeytanî kibir kütüğü bir harîsin "Millî
Görüş" diye yaftaladığı slogan esnaflığına bağladı.
YAPARDI YAPAMAZDI
Haydi,
bazı şartlar bakımından büyük ve küllî çıkışlar yapamazdı,
diyelim; hükûmeti kaybetme pahasına da olsa müslümanların
idam sehpası meşhur 163. maddeye karşı bir çıkış olsun,
gösteremez miydi? Koalisyon devrinde, vaktiyle Millî Eğitimin
ancak damından, bacalarından sızabilen komünizma bu defa
kabul merdivenlerinden tırmanır ve tören salonunda hora
teperken "ne oluyoruz, nereye götürülüyoruz?"
diye şahlanamaz mıydı? Allah dedikleri için mahkûm edilen
163. madde kurbanlarını gûya faydalandırmak için, allah,
vatan, millet, aile ve tarih inkârcılarının affına razı
olmak gibi bir zilleti kabullenmek yerine "163. madde
hükümlülerini bağışlamaya mecbursunuz; onlar bu vatanın
sahici nikâhtan gelme evlâtları ve ruh kökümüzün dâvacılarıdır;
komünistleri ise affedemezsiniz; onlar da piçler ve milletimizin
katilleri!" diye gürleyemez miydi?"
Hâsılı, her işe İslâmî siyaset ve dirayet gözlüğünden bakıp,
hükûmetteyken dahi en acı muhalefet edâsını takınamaz ve
sonunda mutlaka iflâsa mahkûm bir tecrübenin sakatlığını
bizzat hailenin ve ateşin içindeyken gösteremez, hükûmete
katılışındaki fedakârlığını bu sûretle te'vile kalkışamaz,
bir "olamaz"ı bile bile tecrübeye mecbur kaldığını
gösteremez miydi?..
BÜTÜN MÜSBETLERE İHANET
VE BÜTÜN MENFİLERE İLTİFAT
Şimdiyedek
gösterdiğimiz gibi, neler yapılması gerekirken yapılmadığını
ve neler yapılmaması icâp ederken yapıldığını 3 maddede
hülâsa edebiliriz:
1 -
Aslâ hükûmete girilmeyecek, daima muhalefet safında kalınacak
ve bütün icraata karşı "işte bu felâketler bizim idealimizin
iş başında bulunmamasından doğuyor!" mânası muhafaza
edilecek ve her şey İslâmın (anti tez)i olmakla suçlanıp,
büyük ideal, aks-i dâva yolundan kuvvetlendirilecekti. Bunun
için Mecliste kurulan 50 kişilik köprübaşı icra meydanına
kapalı bir hisar halinde tutulacak, toprak üstü ve altı
yollardan bu dâvanın gençliği ve zinde kuvvetleriyle haşrü
neşr olunacak, bunlar yetiştirilecek, geliştirilecek, köy
köy, kent kent, meydan meydan, minber minber, kürsü kürsü,
çalışılacak, millet nazarında bütün hükûmet tecrübeleri
iflâsa uğratıldıktan sonra bir hamlede Meclis ekseriyetinin
sağlanması stratejisine bağlanılacaktı. Başlıca sır bu nokadaydı
ve bu sır çiğnendi.
2 - Maiyette hükûmet olmaya râzı olduktan sonra da, birdenbire
rahata kavuşup "bak, onlardan daha iyi idare ederiz!"
kabilinden miskin ve cüce verimler aramak yerine, yapının
temelinden değişmesi politikası üzerinden gidilecek ve patlak
verme noktasına kadar cesaretle "ulvî ve ebedî esasların
yolu" tutulacaktı. Patlak noktasında ise mukabele "ey
millet, gördün mü, bu memlekette demokrasi var mıymış, yok
muymuş?" cevabından ibaret kalacak, her şey göze alınacak
veya her felâketin hükûmete girmekten geldiği veya gelebileceği
düşünülerek, girdikten sonra bile punduna getirip çıkış
geçidi açık bulundurulacaktı.
Bu
nâzik sevk ve idare dehası yerine CHP sancağını taşıyan
bir gemide "ben makineyi daha iyi işletirim, ben dümeni
daha iyi tutarım, ben düdüğün ipini daha hünerli çekerim!"
gibilerden mevziî ustalıklara iltifat edilmiş; dâvanın,
sancağı indirmek ve geminin omurgasını değiştirmek olduğu
unutulmuştur. Üstelik bu mevziî hünerlerde de yaya kalınmış
ve ne din işlerine memur Devlet Bakanlığında, ne iç nizamın
muhafızı İç işleri makamında, ne de iktisadî bünye nâzım
ve murâkıbı Sanayi ve Ticaret Bakanlıklarında zerrece şahsiyet
gösterilebilmiştir. Bir sürü rüşvet ve menfaat masalı ise
bir yana... Âdiliklerin bu derecesi önünde fikir yürütmeye
tenezzül gösteremeyiz.
3 - Çıkarıla çıkarıla ortaya (diyalektik) adına bir "Millî
Görüş" uydurmasiyle bir "Büyük Türkiye" efsanesi,
madde zaferi olarak da "Ağır Sanayi" yalanı çıkarılmış;
ve incileri kayıp istiridye kabukları gibi bu içleri boş
sloganların gerektirdiği fikir çilesinden hiçbir iz gösterilememiştir.
Hangi
millî görüş?.. Çar Rusya'sı müjiği hangi millî görüşteydi
ve bugün onun torunu hangi millî görüştedir? Bu efendiler
bilmiyorlar mı ki, efendilerinin ana nizamname diye öne
sürdüğü bizim "İdeolocya Örgüsü" eserimizde Meclisimin
duvarında "Egemenlik ulusundur" yaftası değil,
"Hâkimiyet Hakkındır" levhası vardır? Küçük Türkiye'nin
korunmasını gerektiren bugünkü dünya şartları muvacehesindeyse
"Büyük Türkiye"den bahsetmek, uyanık sayılmaktan
farksızdır ve doktorluk bir mevzudur.
Ağır sanayi bahsini bütün bir cilt tutacak yazılar ve konferanslarla
ilmî ve fikrî vâhidlerine bağlamış bulunuyor ve burada tekrarına
hacet görmüyorum. Türkiye'de bundan 39 yıl önce "makineyi
yapan makine içeride yapılmadıkça dışarıdan getirilecek
makine o ülkeyi sömürür ve bir verim âleti değil, kötürüm
vezninden götürüm vasıtası olur!" ölçüsünü ilk defa
ortaya atan ben,şimdi de diyorum ki, işte bugünkü iktisadî
iflasımızın baş müsebbibi, "îmal dehası - teknik bilgi
- mâden -makineyi yapan makine- işine göre göre makine"
unsurlarından ibaret çemberi bir türlü kavuşturamamak ve
o yüzden dengemizi alt-üst etmek olmuştur.
Çocuğu
büyütmek için başından ve topuklarından çekmeye benzeyen
bir davranış, belirttiği hamakat ve cehalet yönünden İslâmî
bir kalkınmaya mâl edilemez, olsa olsa küfür, hayâl ve gururuna
yakıştırılabilir. Çocuk yavaş yavaş büyüyecek ve Allah'ın
tâyin ettiği kıvamlara ere ere olacak, oluşacaktır.
ELLERİ, DİLLERİ VE KALBLERİ
Allah
Resûlünün kötülüklere karşı mücadelede kademe kademe âletlerini
işaret buyurdukları emir malûm... Birinci derecede el, yani
fiil... İkinci derecede dil, yani ihtar... Üçüncü derecede
de kalb, yani nefsini muhafaza... En aşağı derecede üçüncüsü
içine gömülüp orada mahfuz kalmak...
Kendisine
hükûmette pay arayıp emir makamına geçenler için derece
yani mahkûmiyet derecesi bahis mevzuu olamayacağına, hattâ
bir parti çevresinde toplananlar için bile böyle bir pasiflik
düşünülemeyeceğine göre M.S.P.'liler el, dil ve kalb mevzuunda
ne gösterebilmişlerdir?
Evvelâ
"kalb"i anlamaktan başlayalım:
Kimse kimseyi bir itikat mevzuunda içinden zorlayamaz. Yani
kalbin halvet odasına girilemez. Bu muhaldir. Ancak dıştan
telkin kabil... Kalb bu telkini kabul ederse ne iyi; etmezse
çıkmaz sokak... Kalbe hâkim, ancak Allah... Onun içindir
ki, Hak "Dinde ikrâh, yani zorla inanmak yoktur"
buyurmuştur. Kalbler Allah'ın kudret elinde ve çevirdiği
istikamette... Öyleyse bir itikât, onu emreden, yahut yasaklayan
rejimlerin ancak zâhir plânına dikeceği bekçilerle kontrol
edilebilir. Bu bakımdan bir insan "ben dinsizim!"
diye bağırmaya mecbur edilse bile dinsiz olmaya cebredilemez.
Bu incelik yönündendir ki, Kâinatın Efendisi "islâm
açıkta ve iman kalbtedir" ölçüsünü koymuşlardır. Demek
ki, konuşan bir insanın sözü, kalbindeki hakikatin senedi
olamayacağı gibi, sükûtu da bir yalanlama veya doğrulamanın
hücceti sayılamaz. Öyleyse insanlar küfrün kol gezdiği cemiyetlerde
imanlarını sükût hücresinde korurken, imanın bayrak çektiği
toplumlarda da küfürlerini aynı şekilde korurlar.
Kalb
tam mânasiyle muhtardır; Allah onu böyle yaratmıştır; hattâ
bizzat kendisini kabul edip etmemekte bile muhtar... İlâhî
şan böyle gerektirir.
Böyle olunca bir müminler topluluğuna:
Devletin kabul ettiği bir şeyi fertler kabul etmeyebilir.
Devlet ayrı, fertler ayrı...
Demekle, devlete, fertleri dışında bir inanç serbestliği
ve istiklâli tanınmış olmaz mı? Kalbler muhtardır diye onları
devlete karşı saklanbaş dolabına gizlemeye dâvet edip fiilî
ve zahirî muhtariyeti devlete lâyık görmek hangi inanç sisteminin
kârı olabilir ve böyle bir samimiyetsizliğe hangi mezhep
rıza gösterir?
İşte
üzerinde peşinen bunca tahlile lüzum gördüğümüz böyle bir
samimiyetsizlik ve hakikatsizlik levhası, Millî Selâmet
Partisi'nin rejim karşısındaki muvazaa ve fedakârlık tavrını
gösterici dâsıtanî vak'a halinde ve mukaddesatçı Türk Gençliği
huzurunda aynen resmedilmiştir.
Şöyle
ki:
Millî Türk Talebe Birliği'nin, yeni idarecilerini seçmek
üzere büyük kongresini topladığı ve beni de kongrenin ruhunu
gözetmek üzere çağırdığı bir gün kendisine söz verilen M.S.P.
İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk (Ne asaletsiz bir isim!)
kürsüye çıkmış ve hiç de sırası, yeri, yurdu, lüzumu yokken
demiştir ki:
- Devlet lâik olabilir; fertlerse olmayabilir. Bunlar birbirine
mâni değildir!
Yani:
- Siz içinizden, isterseniz lâik olmayın! Ama devletin laik
olup olmadığına aldırmayın ve onu kendi oluşu içinde tabiî
görün!
Herhangi
bir rejimin bâtını her neyse zâhirde onunla tecellisi esas
olduğuna göre, ona zıt kalbleri ancak kendi hücrelerinde
gizlenmeye dâvet eden ve rejimi kendi halinde serbest, hattâ
haklı gösteren böyle bir (Bizans) ruhu, açık küfrün bile
tenezzül etmeyeceği bir idrak sefaleti arzeden ve balmumu
adamları arasında bu çocuk sesli sapık Bakanı şiddetle suçlandırmayan,
üstelik yeni Bakanlıklarla mükâfatlandıran lider de aynı
ruhu paylaşmış, hattâ önceden adamına telkin etmiş sayılabilir.
Mesele
lâyisizmanın kıymet hükmüne değil, müslümanlık taslıyanların
anlayış ve samimilik derecesini gösterme ölçüsüne bağlıdır.
Bu tarzda bir laiklik savunması, müslüman şöyle dursun,
bizzat laikler ve Allah inkârcıları tarafından bile kabul
edilmez.
Bozuk bir türkçeyle "M.S.P. Harekâtı" diye yaftalanan
gidiş, İslâmın hakkını, el ve dilden geçtim olsun, kalbte
bile söndürücü olmuştur.
PEYGAMBER
Her
hâli kendisini üstünlük rütbelerinin en tepesinde gördüğünü
belli eden Erbakan, bana, her şeye rağmen, "sen bir
Peygambersin!" gibi bir hitaba asla tahammül etmeyeceği
ve böyle bir hitaptan cehennem azabı ateşine eş, bir acı
duyacağı hissini aşılamaktaydı. Böyle bir hitaba şiddet
ve nefretle mukabele edeceğinden ve hitap sahibini hakerete
boğacağından emindim. Nitekim bir devirde, hikâyeci Sait
Faik başta olarak bana da böyle hitaplar yöneltilmiş ve
tarafımdan bir yazı yazılarak "vücudumu cımbızla zerre
zerre koparıp her zerremi ayrı ayrı cenderede sıksalar böyle
bir hitabın acısına yetişemezler!" diye karşılık vermiştim.
"Ben, gerçek Peygamberin ümmeti içinde en hakîr fert
olmaktan üstün bir rütbe tanıyamam ve bu türlü hudut tecavüzünü
zerre miktarı benimseyecek olsam kendimi ebedî cehennemlik
sayarım!" diye ilâve etmiştim.
Erbakan'ın böyle bir hitap karşısında alsa ürpermediğini,
onun küfür alâyişlerine karşı tebessüm ve sükût ile cevap
verdiğini ve bu gibi tezahürlerin birkaç kere vâki olduğunu
haber aldığım zaman ise kulaklarıma inanamamıştım.
Şimdi
soruyorum:
- 29 Mayıs fetih gününden önce Spor - Sergi Sarayında tertiplediğiniz
gecede, size "Peygamber" diye hitab eden serseriye
niçin mukabele etmediniz ve onu sille tokat salondan attırmadınız?
İşitmedim diyebilir misiniz? Ya işitenler niye şahlanmadı?..
Vâkıayı bize gözyaşları içinde bir M.S.P.'li anlatmış ve
demiştir ki:
- Hemen salonu terkettim ve bu adama bütün sıtkımı yitirdim.
Her tavrı bu tıyneti ihtar eden adamın ruh haleti üzerinde
işte korkunç bir vesika...
VESAİRE
Refikaları
Hanımefendi, Tepebaşı gazinosunda kadınlardan bir topluluğa
hitap eder ve bu mevzuda hiçbir hikmet ve inceliğe sahip
bulunmaksızın "Teaddüt-ü Zevcat: Dörde kadar zevce
alabilme müsaadesi" aleyhinde konuşur ve bizzat Erbakan,
herhangi bir din kaidesi üzerinde hataya düşüp bilhassa
karşı cephelerden hücum yağınca "şaka ettim!"
demekten başka cevap bulamaz. Keşke "ben bu dâvanın
sadece şakacısıyım; sahicisi kimse buyursun!" diyebilse...
Müslümanlığı,
partilerinin temsil ettiğinden ve müslümanları kütüklerine
kayıtlı olanlardan ibaret sayarlar ve "M.S.P.'li olmayanlar
müslüman değil" demeye giderler. Bilmezler ve bir türlü
anlamaya yanaşmazlar ki, kendilerinden dâvacı küfür değil,
bizzat müslümanlık ve gerçek müslümanlardır.
Almanya
ve Türkiye'de, içleri yanan ve kurtuluş bekleyen müslümanlardan
çekmedikleri kan bırakmamışlardır. İcabında "donunu
bile ver!" diyebilecekleri mukaddes bir dâvada samimiyet
olmayınca bu davranış sadece nefsanî istismar olur ve hiçbir
mezhebe sığmaz. "Şahıslarımıza haram olan partimize
helâldir!" tesellisiyle bir zamanlar Sanayi Bakanlığını
nasıl bir rüşvet tezgâhı haline getirdikleri, dost, düşman
herkesçe malûm... Evet keşke lâyık olsalardı da, nefslerine
hiçbir şey sızdırmaksızın, küfür cephesinin bütün hazinelerini
tayyib helâl olarak saysalardı.
TERSİNE
ÖLÇÜ
Asla
salah kabul etmediklerine göre onlardan dâvacı olmak işinde
küfre istismar ve istifade payı vermeksizin imhalarına girmekten
başka hangi yol kalıyor?
Kaç kere yazıp çizdik. Bizim bu parti üzerinde açtığımız
yaraları küfür sırtlanının yalamasına müsaade etmeyeceğimizi,
tenkid ve tesbit hakkının yalnız bizde olduğunu, bu hususta
küfürle en küçük bir ağız birliği yapmayacağımızı, yoksa
görüşlerimize hak verseler bile küfür safından gelecek her
tenkide karşı çıkacağımızı ilân ettik.
Ne güzel bir misal vardır:
Birinci Dünya Harbinde Müttefik Ordularının kurmay başkanlarından
bir heyet huzurunda, Alman generali ayağa kalkıp Alman ordularının
sevk ve idaresini şiddetle tenkit ediyor. Onu takib eden
Avusturya generali ise sadece Alman generalini tasdik ve
ona hak verdiğini bildirmekle kalıyor. Bir tokat... Alman,
Avusturyalıyı tokatlıyor. "Ben size hak vermekten başka
ne yaptım?" diye soran Avusturya generaline cevap:
"Ben Almanım; kendi kendimi tenkit hakkına ancak ve
ancak ve yalnız ben mâlikim..."
Küfür M.S.P.'ye karşı tenkitlerimizden faydalanmaya çalıştığı
her zaman karşısında bizi görmüş ve daima görecektir. Ve
eğer "tenkitleriniz küfür cephesini kuvvetlendiriyor,
ona yardımcı oluyorsunuz" diye işi tersinden ölçülendirici
bir düşünceye yer varsa, cevabımız, Alman generalinin tavrından
ibarettir. Hiçbir suç, ona, başka, ayrı ve ters cepheden
hücum var diye kendini mâzur gösteremez. Esasından küfür
suçlusunu bir tarafa itmek ve sizden göründüğü halde sizden
olmıyanın tümünü cezalandırmak hakkınızdır. Dâvamızın muzaffer
olabilmesi için biricik metot, Tanzimattan beri ciğerimize
işleyen muâvazacılık ruhiyatından sıyrılıp işi toptan ele
almaktır.
EYYÛB PEYGAMBER SABRI
İşi
toptan ele almak ve ancak bütün geçitleri tıkanınca M.S.P.'yi
yıkmaya çalışmak noktasına gelinceye kadar bize Eyyûb Peygamber
sabrından bir hisse düştüğünü idrak etmeyenlerden değildik.
Kaç
kere, Başbakanlıkta, Parti Merkezinde, Erbakan'ın evinde,
Recai Kutan ve bazı Bakanların evlerinde "mahrem"
denebilecek toplantılar yaptık. Balmumu adamlar ve merkezlerindeki
gurur ve nahvet biblosu, estirdiğimiz kasırgaya karşı (Airo-Dinamik)
hüviyetiyle bizi dinledi, zarif gülümsemelerini hiç eksiltmedi
ve her defa "nefis bir fikir ziyafeti verdiniz"
diyerek binbir anahtarla kilit tuttuğu ruh kasasından hiçbir
şey sızdırmadı. Esasa ait en acı tenkitlerden sonra onun
bu (Makyâvel) mizacını da ele aldım ve bir defa şöyle dedim:
- Eskiden sipahilerin bir kılıç kuvveti talimleri varmış.
Tavana bir iplik asarlar ve palalarını çekip yere muvazi
ve hedeflerine amudî şekilde ipliğe indirirlermiş... İplik
hafif olduğu için tabiî uçacak ve kesilmeyecek... Bu vaziyette
ipliği kesebilmek, bir mandayı tek kılıçla ikiye bölmek
kadar zormuş... İşte benim karşınızdaki halim! Her defa
uçuyor ve kılıca gelmekten kaçıyorsunuz! Ama ben, gerekirse
o ipliği altından tutup gerer ve palayı ondan sonra da indiririm.
Gülümsemeler...
Bir gün de kendi evinde, yine etrafında yakınları, şöyle
bir lâf ettim:
- Sizde bu dâvanın gerektirdiği ilim, irfan, aşk, fedakârlık,
zekâ ve ahlâk gibi şartlardan zerre bile göremiyorum!
Ve saatlerce konuştuktan sonra neticeyi şu sualde topladım:
- Bu fikir ve teşhislerde iştirak etmediğiniz bir nokta
var mı?
Ne dese beğenirsiniz:
- İştirak etmediğim hiçbir nokta yok! Hernoktada beraberiz!
Yani, kendisinde, güttüğü dâvanın hiçbir şartını bulamadığım
teşhisine de iştirak ediyordu.
Muvazaacılık
ve zıtları barıştırma ruhunun bu derecesi hayâl edilir gibi
değildi.
Bir gün Bakanlarından biri, onun bu karakteri hakkında ağlamaklı
bir lisanla bana şu vâkıayı haber verdi:
- Bir türlü Hususî Kalem Müdürünü atamıyor! Bu adam bir
gün Erbakan'ı ziyarete gelen Basın - Yayın Genel Müdürü'ne
şöyle demiş: "Bu takunyalı pezevenkleri ziyarete nasıl
geliyorsunuz, onlardan ne bekliyorsunuz?" Kendisi bunu
bildiği halde hiç tınmıyor, tahammül ediyor! Bizse bir şey
söylilemiyoruz. Kuzum bu karakteri siz ele alın ve gereğini
telkin edin! (Bakanın ismi mahfuz)
İzah
kabul etmez bu seciyeyi yuğura yuğura hakka çekebilmek için
hiçbir menfi tepkiye boyun eğmeksizin sonuna kadar çalıştık.
Neticede bütün emeklerimizin berheva olmasından başka bir
semereye ulaşamadık.
Ağır
sanayi masalını aslî vâhidlerine ve esasi şartlarına irca
etmesi gerektiğini, hem akademik, hem dinamik ve hem nükteli
şekillerde anlattık, fakat ruhuna sindiremedik. Aynanın
karşısına geçip de "Ben güzelim" diye diye nihayet
kendisini dünya güzeli görmeye başlayan bir çirkinlik nümûnesi
olmaktan vazgeçmesini, (Don Kişot)luktan kaçınmasını, memleketi
en canhıraş ifadesi içinde görüp bundan kurtulmak için halka
sadece işkence ve ıstırap vâdetmesini, gafil kalabalıkların
ayranını kabartıcı yalanlara veda etmesini, üstün ve gerçekçi
bir (diyalektik) sağlamaya çalışmasını, her şeyden evvel
şahsiyetli bir Basın ve Yayın manzûmesi kurmasını, fikir
ve iş kadrosunu tertiplemesini, etrafındaki balmumu adamları
tasfiye etmesini öne sürdük ve "nefis fikirler"
cevabından başka bir karşılık göremedik.
Onlara
gösterdiğim sabırla bir taşa hitâp etseydim taş belki kıvrıntılar
çizer ve kulak şeklini alırdı.
İbn-i Semnun isimli velinin muazzam bir sözü vardır:
- Aşka ait kelimeler cemâda ve hayvana tesir eder; fakat
gafil insanlara tesir etmez!
"Aman, dâvamıza yazık olmasın; aman kendisini uçuruma
atsa da çocuk bizimdir, kurtarmaya bakalım; aman, sakat
ve düşük de olsa çocuğumuzu sağlığa kavuşturalım."
şeklindeki sabır ve tahammülümüz, onun seçimler arefesindeki
tavrına kadar sürdü.
Erken seçim kararı alınınca, bunun bir "oldu - bitti"
olduğunu, ayak diremenin kâr getirmeyeceğini, aksine zaaf
ilânı demek olacağını ve bu vaziyette "hodri meydan!"
diyerek öne atılmaktan ve en titiz şekilde çalışmaktan başka
çare kalmadığını söyledik, ama anlatamadık. Yine, çıkar
bir yol tutmaları için yeni tedbirler ve teklifler takdîminden
geri kalmadık. Buluşma tekliflerimize ve zorla verdiği randevularına
-sözünde durmamak âdetidir- aldırmadığına şahit olduk. Yine
küsmedik, yılmadık. Nihayet eski Adalet Bakanı Müftüoğlu'nun
evinde son bir toplantı yaptık.
Kendisi,
birkaç bakan ve bir Genel Başkan Yardımcısı...
O zamana kadar bütün temaslarımızı ve meselelerimizi demetleyen
ve tâkip edilecek yeni stratejiyi gösteren şekilde birkaç
saatlik nihâi bir konuşma yaptım. Namzetler listesine alınması
gerekli, olgun yaş tabiriyle belirttiğim gençlerden 15 kişilik
bir kadro öne sürdüm ve dedim:
- Benim içinde olmadığım ve Meclise girmek gibi bir emeli
nefsim için küçülme ve harcanma saydığım bu listedeki olgun
yaşta gençler, şahısları değil, fikri temsil etmektedir.
Dikkat edin; şahısları değil, fikri teklif ediyorum! Eğer
onları listenize almayacak olursanız ideali reddetmiş olduğunuz
hükmüne varacağım. Bunca sabır ve ısrarın arkasından da
sizden ümidimi yitirmek zorunda kalacağım.
Etrafındaki
balmumu adamlardan Cumâlıoğlu'na listeyi not ettirdi. Ve
zabıt kâbiti veya kopya çekmeye yarar karbon kâğıdı rolündeki
arkadaşları huzurunda, daima gülümser, söylediklerimden
hiçbirine cevap teşkil etmeyen bir nutuk çekti. Ben kalb
yetersizliği hastalığından bahsederken, o nasırdan dem vurdu
ve sözlerini şöyle mühürledi:
- Şimdiden sloganlarımızı hazırlayalım! Sizden bunu istiyoruz!
Yeni kitap telifi yerine tabelacıdan levha istiyordu; müellif
kendisiydi; bize de tabelacılık düşüyordu.
Cevap verdim:
- Ben slogancı değilim! Eğer dediklerimi benimser ve ileride
dâvamızı en sıhhatli şekilde temsil yükünü omuzlarına almak
üzere benimle mütâbakata varırsanız, bütün gücümle sizi
desteklemek vazifesini üzerime alırım. Bu yaşımda ve bunca
çile yükü altında Van'dan Edirne'ye kadar üstüne çıkmadık
taş bırakmadan, millete, seçmekle mükellef olduğu partinin
siz olduğunuzu haykırabilirim. Yoksa hâlâ işi slogan ısmarlamakla
yürütmek, çile çekmekten kaçınmak, köklere inmemek, dış
ölçülerin ezbere münâdiliğini günübirlik nâiliyetlere göz
koymak şeklinde bir hareketi gayemize ihânet sayarım ve
karşınızda olurum!
Birtakım
teselli kelimeleriyle, tekrar toplanmak kararını alarak
birbirimizden ayrıldık.
Dâvet edilecektim. Edilmedim! Bir uçak bileti göndermek
külfetinden bile âzâdeydiler. Aldırmadılar. Fakat ben aldırmamazlık
etmedim. Ankara'ya koştum. En nâzik müzakere ve toplantılarımıza
evinin mekân teşkil ettiği Recâi Kutan'a telefon ettim:
- Açıkça görüyorum ki, benden ve fikirlerimden kaçıyorsunuz!
İşte size son vâde!.. Bir iki gün Ankara'dayım... Bu müddet
içinde aranırsam aranır ve yüzde yüz ümitsiz olduğunu bildiğim
halde son bir muhasebeye razı olabilirim. Aranmayacak olursam,
halinizden memnun ve gidişinizden mesut olduğunuza hükmedecek
ve sizden topyekûn kopacağım!
"Kopmak"
tâbiri içinde kayıtsız kalmak değil, alabora olmuş bir gemi
şeklinde tersine bir şart, ihanetine karşı çıkmak gibi zarurî
bir edâ bulunduğu besbelliydi.
Birkaç tecrübeyle ruhunda bir vicdan ve insaf uğultusu bulunduğuna
şâhid olduğum Recâi Kutan bu mânayı ve ondaki zarûret halini
anladı ve telefonu çatlatırcasına haykırdı:
- Ne diyorsunuz! Bizden nasıl koparsınız! Olamaz! Ben hemen
gereğini yapar ve toplantıyı sağlarım!
Hiçbir şey çıkmadı; ne arandım ne soruldum! Namzetler belli
olunca da, teklif ettiğim olgun yaşta gençlerin nasıl harcandığını
ve nasıl atlatıldığını dehşetler içinde gördüm. Meclise
girmesiyle yepyeni bir ağırlık merkezi doğacağından korkmuş
ve bunların Partide bir takip hareketine girişmeleri ihtimalinden
ürkmüştü. Yeni İslâmî hareketin ne demek olduğunu gösterecek
ve kendi sahteliğini ortaya dökecek bir tecelliye yanaşmamıştı.
Bu zannında ise hata etmiyordu. Onun, arkasından çekeceği
ve kendi rayı üzerinde yürüteceği (furgon) vagonlarından
başkalarına tahammülü yoktu. Lokomotif tekti ve kendisiydi.
Artık
kendilerinden tamamiyle koptuğum ve kopuşun her kaydı tek
tek döküme tâbi tutulan bir "defter-i kebir" muhasebesi
sonunda meydana geldiğini ve defterin kapatılıp rafa kaldırıldığını
nihayet görebilenler, belki de yine efendilerinin tahrikiyle
son ânda peşime düşüp beni durdurmaya kalktılarsa da, bunca
sabrın kat'î neticesi olmak gereken kararımı önleyemediler
ve malûm tecelli meydana geldi.
HÜLÂSA
Bir
kerecik olsun, vecd halini görmediğim...
Bir kerecik olsun, içinden, yanık bir sesle "Allah"
dediğine şâhit olmadığım...
Bir kerecik olsun, gözyaşı istîdadından çehresinde bir ize
rastlamadığım...
Zoraki bir nezâket ve tevâzu galvanizi altında her defa
en sert bir benlik kayasına çarptığım...
İnsan avlamak ve aldatmakta ve hislerini gizlemekte deha
çapında beceriksizliğini kaydettiğim...
Sözüne ve randevusuna sadâkatten yana korkunç başıboşluğunu
her temasımda gördüğüm...
Allah'ın bazı nasipsiz kullarına yakıştırdığı mekanik hareketlerle
namaz içinde namazı kaybettirdiği ve ondan ruhuna hiçbir
sızıntı geçirtmediği ve gözüne madde ötesi bir dünya göstermediği
bu zat...
Bu, nefs murakabesinden mahrum...
Bu, ihlâs ikliminden mehcur...
Bu, sadece dış âlâyişlere meftun ve enâniyetinden mes'ut
zat...
Bugüne değin, her davranışiyle, İslâm için hükûmet yerine,
hükûmet için İslâm politikasından başka bir şey tanımamış,
hiçbir öğüde kulak vermemiştir. O, bu aziz dâvanın küfre
"kaka" görünecek tarafını değil de "şaka"
görünecek yanını heykelleştirmiş ve işte bu yaniyle dâvaya
ve nefsine başarı arama yönüne sapmıştır.
Dâvayı, harcamak, zedelemek ve bilinmez bir tarihedeki kalkınmasına
sed çekmek diye buna derler. İslâmın bütün insanlığa örnek
çapta yüce oluşunu "oldu!" zannettirip onu ebediyen
olamamanın akametine çarptırmak, ortada mutlaka menfi bir
misal bulunmasa da mutlaka müspeti göstermeden onun iddiacılığına
yelteniş bakımından veballerin en büyüğüdür. Nefer, mareşal
rolüne kalkışacak olursa, niyeti ne kadar halis olursa olsun
ordusuna bozgun hazırlayıcı olmak günahından kurtulamaz.
Kaldı ki, kahramanımız, hem niyet, hem de işlediği suçlar
bakımından ayrıca mücrim...
Onu
bu mikyasta ele alışımız da, adım başında rastlanabilir
basit şahsiyetinin değerinden değil, kıydığı İslâm dâvasının
kıymet ve ehemmiyetinden geliyor.
Bu zat hakkında hüküm hülâsası şudur ki, İslâm düşmanları
dine fenalık mevzuunda fabrikaya adam ısmarlasalar bu zattan
daha elverişlisini bulamazlar...
Şahsını aşan bir ideolocya emrinde sadece bir aksiyoncu
ve işçi sıfatiyle çalışacağına, kendisini (ideolog) mühendis
farzeden bu hayâlci kahraman, eğer İslâm fikriyatı üzerinde
en küçük hak ve hissemiz varsa bu hak ve hisse kendisinde
tecelli etsin diye beni ve gönüldaşlarımı uzakta tutmaya
bakmıştır.
Bir
gün, arkadaşları balmumu adamlara şöyle demiş:
- Necip Fazıl'ın ısrarlarından hiçbir şey anlamıyorum! İstiyor
ki, dizinin dibinde toplanalım ve her işi kendisine danışalım...
Bir Alman ordu kumandanına "ihtiyacınızı bulunduğunuz
mevkiin pazarından, ordu kasasındaki parayla sağlayınız!"
emrini veren umumî karargâh ondan şu cevabı alıyor: "Bulunduğumuz
mevkiin pazarında olmayan malı, ordu kasasında olmayan parayla
nasıl sağlayabileceğimi bildiriniz!"
İşte,
üreticinin hem kemiyet ve hem keyfiyetten yana olmayan mahsulünü,
alıcısı olmayan bir dünyaya sevketme hayâline "ihracat
seferberliği" adını takan, bu işin "olur"ları
üzerinde hiçbir fikir tasası çekmeyen ve her işi buna benzeyen
Hoca'nın islâmî dirayet ve ferasetten nasibi!..
BİR VESİKA
Bu
zâtın dâva ahlâkı ve peşine taktığı avanesi bakımından ne
olduğunu, şimdiye kadar gizli tuttuğum şu vesikadan anlayınız:
Sene 1969... Büyük Doğu'nun 14. Devresi... Malûm zat evimize
kadar geliyor ve Ağustos sıcağında bahçemizin gölgelik bir
yerinde koltuğa kurulup, o zamanlar alâkası bulunduğu "Odalar
Birliği" hakkında, Büyük Doğu sayfalarında yayınlanması
dileğiyle (istirhamiyle demek daha doğru olur) bir röportaj
yazdırıyor.
Röportajın hedef tuttuğu şahıslar arasında Bedii Faik de
vardır. Bedii Faik, sözcü olarak Erbakan'ı, yayınlayıcı
olarak da beni dâva ediyor.
Hakkımda
milyonluk bir alacak takibi yapılsa İcra dairesine kadar
gidip bunun asılsız olduğunu bildirmeyi zahmet sayacak derecede
tiksinti duyguları içinde yüzen ben, duruşmayla asla alâkalanmıyor
ve mahkemeye ayak basmıyorum. Erbakan ise kendini şöyle
müdafaa ediyor:
- Ben Büyük Doğu'ya böyle bir mülâkat vermedim! Lâflarımı
Necip Fazıl uydurmuş olsa gerek...
Ve iki yalancı şahit tedarik ediyor:
Balmumu adamlarından Hüsamettin Akmumcu ve Hüseyin Abbas...
Bir şey olduğuna değil de, olmadığına, yani "nefy"e
şehadet eden bu yalancılar, taşıdıkları kukla adam sıfatını,
din yolunda çalışan ve kendilerine feyz verdiği kabul edilen
bir adamı yalan şehadete mahkûm ettirip Efendilerini bu
işten sıyırmak gibi bir fazahate kadar düşüyorlar.
Bense
şu kadar lira nakdî cezaya çarptırılıyorum; ve hayretler
içinde görüyorum ki, Bedii Faik mahiyetinde dâvamıza tam
aykırı bir insan bu parayı tahsil etmiyor; yani asalette
Erbakan'a taş çıkarıyor.
Yalancılık
derecesinin, hem de Hak yolunda mücadele edenleri mahkûm
ettirmek ve bu yolda İslâm Kanunlarının en büyük suçu yalancılık
cinayetini işlemek gibi, bu efsanevî rütbesi önünde Lider
Hazretlerine yakışacak sıfatı müslümanlar biçsin...
Mahut yalancı şahitlik âletleri, bir müddet sonra, Erbakan'dan
ve Parti'den kopunca bana şu mâzereti beyan ettiler:
- Ne yapalım; bizi kandırdı. Bizim böyle şahitlik etmemiz
için kendisine sizin talimat verdiğinizi söyledi;
"Üstad böyle istiyor!" dedi!..
Hâdise üzerine o zamanlar Konya Milletvekili ve şimdi Büyük
Doğu'cu zanlısı olduğu için açıklar livası Reşat Aksoy'un
yazıhanesinde beni görmeye gelen Erbakan'ın her zamanki
yüzsüz tebessümüyle bana uzattığı elini reddediyor ve diyorum
ki;
- Siz, kendi dâvanızın en büyük cürüm saydığı yalancılığı
ve yalancı şahitliği, hem de Allah yolunda gittiğiniz bir
insana karşı irtikap edebiliyorsunuz!
Haysiyeti bir paralık olmasın diye bu vesikayı şimdiye kadar
sakladım fakat artık ortaya dökülmesini din borcu bilerek
ifşa mevkiinde kaldım. Buna rağmen de o gün, bugün, kendisini
ıslah yolunda çalışmaktan geri kalmadım.
TEK
ÇIKAR YOL
Bu
işin tek çıkar yolu, bu zatı ve etrafına halkaladığı balmumu
adamlar kadrosunu bir baştan öbür başa tasfiye etmek ve
bu felâket hengâmesinde nasılsa vücut bulmasına göz yumdukları
Millî Selâmet Partisini "mâ vuzuha leh - liyakat noktası"na
oturtmaktır.
Umumî kongrelerinde mi olur, nasıl olur, bilemeyiz, bu mes'ut
günü bekliyor ve yüce İslâm anlayış ve stratejisinin ruhlara
sinmeye başlayacağı gün, saflarında neferlik vazifesini
üzerimize alacağımızı ilân ediyoruz. Hakkın bize bu dünyada
ihsan ettiği makamı -asıl makam ötelerde- Allah diyen bir
çöpçünün pâyesinden üstün olmasa bile Meclis âzalığından
ve hükûmet idareciliğinden çok yüksek gören ve o türü oluşlarla
arasındaki bütün köprüleri yıkmış olan biz, böylece yerimizi
ve yönümüzü tespit ediyor ve taahhüdümüzü perçinliyoruz:
- Millî Selâmet Partisi'ni balmumu adamlar ve merkezlerindeki
nefsaniyet heykelinden temizleyiniz, neferlerinizin ayağındaki
postal olalım!
|