|
Biz sizin Büyük Doğu ve Necip Fazıl'a karşı içinizde beslediğiniz
ukdeyi, bir zamanlar Meclisteki mârifetlerinizden sonra,
ancak İstanbul'daki tumturaklı konuşmalarınıza mahsus, her
gittiğiniz yerde kucağınızda bir Büyük Doğu koleksiyonu
taşıyacak ve yalnız ondan bahsedecek kadar küçük (!) bir
kin eseri sanıyorduk. Ona göre de sizi birinci sayımızın
ilâvesinde cevaplandırdık. Halbuki bu ukde ne kadar büyükmüş,
ne kadar... Meğer siz İstanbul ve Ankara'daki radyo hitabelerinizde,
Partiniz hesabına (radyodifüze) propaganda konuşmalarınızda,
sade bu devâsız ukdenin tezahürünü vermişsiniz. Demek ki,
sizi çarpan iki cin vardır; biri Menderes, öbürü de Necip
Fazıl'dır. Bu iki şahıs içinde mânaları birbirine karıştırmaktan,
hakikati pâyümal etmekten, aslî vâhidleri ayırd edilemez
hale getirmekten, böylece Partinize en büyük fenalığı, D.P.
ye de en büyük faydayı sağlamaktan başka marifetiniz yoktur.
Biz sizi azbuçuk hatip, yani bir parça nâtık, yani birazıcık
fikir sahibi biliyorduk. Meğer siz, gayr-i nâtık mütefekkirlerin
ve gayr-i mütefekkir nâtıkların yaşadığı bu dünyada gayr-ı
nâtık imişsiniz! Sizin nutkunuzu dinleyen hakiki gayr-i
nâtıklar, nutuksuzluklarından Allah'a hamdederler. Siz,
"Bölükbaşı" adınıza rağmen, bir manga başı olamazsınız.
Bir mangaya bile emin bir istikamet gösteremezsiniz! Farkında
değil misiniz ki, sizi irtica ile suçlandıranlara cevap
vermek için, onların dine ettiği hakaretin bin mislini siz
etmektesiniz! Efsus, efsus ki, siz kimseyi samimiyetsizlik
ve haysiyetsizlikle değil de, bir vakitler dindarlara el
uzatmakla suçlandırarak, asıl dini, din müdafiliğini mütearife
halinde bir yüz karası saymaktasınız! Muhal farz olarak
bir ân için bu dediğiniz kabul olunabilse, o halde sizi
halkın mukaddesat hislerini okşamakla itham edenlerin haklı
olması gerekecek...
Bizim
sizden istediğimiz ve isteyeceğimiz hiçbir şey yok... Elverir
ki, mahzun kütle hakîkiler ve samimilerle sizin gibilere
"Senin koruyacağın hakka sahip olmaktansa, olmamak
hayırlıdır!" demeyi bilsin!
Siz
kazandınız ama, Partinize her şeyi kaybettirdiniz sayın
koğuş hatibi!
(14
Mayıs 1954)
•
AL!
Babıâlinin
Bab-ı âdi cephesinde (Dünya) isimli, çöp tenekesi boyunda
bir kulübeye sığınmış bir köpek vardır ve adı B.... F...'tir.
Dökük
kıllarının her kökünde uyuz kabartıları zıplaşan ve ruhundaki
cerahat ağzından dökülen ve hokkasını dolduran bu âdi hayvan,
kalemini işte her gün bu hokkaya daldırıp ulvî mânalara
mikrop aşılar. Fikir adına, hiçbir mahalle itinin tenezzül
etmeyeceği küfürlere kadar düşer ve devamlı bir can çekişme
içinde ulvuliklere karşı olur.
Bu,
mikrop kavanozu it, geçenlerde benim "Kırmızı"
isimli yazımı ele alıyor ve kurmay yakasının kırmızı olması
gibi nâmütenahi uzak bir münasebeti kuyruğuna dolayarak,
benim kurmayları murad ettiğimi ileri sürüyor.
Bâbıâlinin
Bab-ı âdi cephesi iti, unutmuş görünüyor ki, bu âlemde topu
topu yedi renk vardır; bu renklerden herhangi biri içinde
tecelli eden eşya ise sayısızdır. Aziz ve münezzeh kurmay
sınıfının yakası kırmızı olduğu gibi, Bedii Faik'in suratından
daha az kirli olan ve kendisine kefenlik etmeyi kabul etmeyecek
kadar haysiyet sahibi bulunan âdet bezi de kırmızıdır.
Ben,
sivil cezaevinde bir buçuk yıllık hapsimi hikâye eden o
yazıda sadece acılarımı remzlendirmek mânâsına "kırmızı"
yı ele aldım; ve elbette ki "Zindan bekçisi" tâbiriyle,
yakalarının kırmızı olduğu herkesçe bilinen hapishane gardiyanlara,
şahıs ve meslek olarak herhangi bir kötülük sıçratmadım;
onları, mücerret bir ruh baskısının azap sembolleri diye
gösterdim.
Hapishânede
kurmay ne arar? Zindan bekçisi ve gardiyan nerede, kurmay
nerededir? Eğer yakasında kırmızı bir renk taşıyan her meslekî
hüviyet bundan alınmak vaziyetinde olsa, ceza hâkimi, savcı,
bekçi ve daha bilmem kim, ayaklanmak hakkını nefsinde görmez
mi?
Hiçbir
riyazî kat'iyet ve bedahet, benim yazımdaki kast hedefi
kadar açık ve belirli değildir; hapsimiz sivil hapishânededir,
yazımız bu hapishâne acılarının hikâyesidir, oradaysa zindan
bekçisi gardiyandır ve kırmızı yakalıdır. Kaldı ki, askeri
ceza ve tevkif evlerinde de kurmayın işi yoktur.
Ben
ilk terbiyesini bir askeri mektepten almış (militarist)
bir insanım, tek kelimeyle orducuyum ve hayalimde mefkûreleştirdiğim
kurmay subay seciyesine âşıkım.
O kadar âşıkım ki, 27 Mayıs hareketinin bir neşter gibi
deştiği ahlâk buhranımızın en keskin tezahür kutuplarından
biri olarak, kâbuslara bile girân gelecek bir münasebeti,
arslanlara:
-Bak, düşmanın senin için ne diyor!!!
Gibilerden rapor etmeye kalkan Bedii Faik misillû hasta
köpeklerin tecrid edilecekleri hâli adayı, yine kurmay dehâsından
beklemekteyim.
Büyük
çileler sonu gözlerini kaybeden (Son Posta) sahibine "Kör!"
diye küfredecek kadar alçalmış bir hasta köpeğin (Basil
dö Koh) yatağı sefil ciğerindeki kan, kurmay renginin asaletinden
o kadar utanmalıdır ki, ağzından kahverengi gelip o mülevves
leşi terketmelidir.
Hepsi bu kadar!:..
(18
Ocak 1962)
•
BAB-I
ÂDİ TİPİNE!
Üstüme
söverek gel, bayılırım; fakat sövmen bir fikir öfkesine,
bir düşünce sinirine bağlı olsun...
Böyle
gelebiliyor musun?
Sen, yalnız kendine oyuncak edindiğin mukavva Dünya içinde
sahte gerçekler imal edip bunları insanlara yutturmaktan
anlıyorsun!
Güvenle gel, biterim; öyle ki, hiçbir desteğin olmasa da
güvenindeki heybet bana yeter?
Böyle gelebiliyor musun?
Sen
yalnız, arslanın iki ayağı arasına sığınıp, faaliyetine
engel gördüğü kediyi rapor eden sıçana benziyorsun!
Fikrin
yok, hakikatin yok, bilgin yok, ihlâsın yok, güvenin yok;
ve düşün, bunlardan tek tek pay almış olarak ne çapta ahlâkın
yok!..
Böyle
olunca, işte böyle perişan olur; ve kalemini vücudunda en
uygun kılıfa sokup, suspus, oturursun!
Darısı
Bâbıâli yokuşundan inip çıkarken bâb-ı âdi kulübesi sakinlerine
mahsus bir eda takınanlara...
(22
Ocak 1962)
•
İĞRENİYORUM!
Elimden
doğruca, güzelce, iyice bir yazı mı çıkıyor? İğreniyorum!
Hâlâ bu memlekette doğru, güzel ve iyi olanı savunma gayretimden,
bu gayretin boşluğunu anlayamamak enayiliğinden iğreniyorum!
Olanlar
ortadayken, hep bugünü yarına erteleyici ve gelmeyecek bir
istikbale ısmarlayıcı "cek" ve "cak"
edatlarından iğreniyorum!
(Perikles)
gibi (Attik) Yunan medeniyetinin en haşmetli ve her şeyi
tamam cemiyetinde, (Lirik) şiirin babası (Pindaros) şöyle
der :"Meğer bütün bir ömür katırlara saman yerine çiçek
sunmuşum!"... Ben de aynı meraret duygusuyla güneşi
cepte kaybetmiş bir topluma bu sırrı anlatamamanın sefaletinden
iğreniyorum!
Dudaklarla
kalbler arasındaki mesafeden, her akşam başına yorganı çeker
çekmez uyuyuveren nefs muhasebesi yoksunu eyyamgüder politikacıdan,
tecrit kampı ve iman zindanı haline getirdikleri camilere
hissizce girip çıkan marka müslümanlarından iğreniyorum!
Gördüğü şeyi nasıl görebildiğini izahtan âcizken gözüyle
görmediği için Allahı inkar eden maddeciden iğreniyorum!
Posayı
cevher sanan kabuk milliyetçisinden, çile çekmeden olmaya
bakan ezberci medeniyetçiden, hayat ağacını devirmeyi ve
nurlu meyveleriyle ateşe atmayı inkilâp sayan devrimbazdan
ve bunlara inananlardan, kapılanlardan iğreniyorum!
Hâsılı, dil adına dilden, ev adına elden, vatan adına vatandan
ve köy, köylü, şehir, şehirli, gazete, dergi, kitap, mektep,
talebe, muallim, polis, memur, kanun, nizam, kadın, erkek,
dost, ahbap ne varsa bunların gerçekleri adına hepsinden
iğreniyorum!
Ötesi
var mı?...
Ağlayamayan, anlayamayan, içini kanatamayan, yumruğunu sıkamayan
insandan, Allahın Kur'anda "belhüm adal-Hayvandan aşağı"
diye andığı iki ayaklılardan iğreniyorum!
(17
Mart 1980)
|