Hücum ve Polemik
Örnekleri
(2)

 

OSMAN BÖLÜKBAŞI'YA


Biz sizin Büyük Doğu ve Necip Fazıl'a karşı içinizde beslediğiniz ukdeyi, bir zamanlar Meclisteki mârifetlerinizden sonra, ancak İstanbul'daki tumturaklı konuşmalarınıza mahsus, her gittiğiniz yerde kucağınızda bir Büyük Doğu koleksiyonu taşıyacak ve yalnız ondan bahsedecek kadar küçük (!) bir kin eseri sanıyorduk. Ona göre de sizi birinci sayımızın ilâvesinde cevaplandırdık. Halbuki bu ukde ne kadar büyükmüş, ne kadar... Meğer siz İstanbul ve Ankara'daki radyo hitabelerinizde, Partiniz hesabına (radyodifüze) propaganda konuşmalarınızda, sade bu devâsız ukdenin tezahürünü vermişsiniz. Demek ki, sizi çarpan iki cin vardır; biri Menderes, öbürü de Necip Fazıl'dır. Bu iki şahıs içinde mânaları birbirine karıştırmaktan, hakikati pâyümal etmekten, aslî vâhidleri ayırd edilemez hale getirmekten, böylece Partinize en büyük fenalığı, D.P. ye de en büyük faydayı sağlamaktan başka marifetiniz yoktur. Biz sizi azbuçuk hatip, yani bir parça nâtık, yani birazıcık fikir sahibi biliyorduk. Meğer siz, gayr-i nâtık mütefekkirlerin ve gayr-i mütefekkir nâtıkların yaşadığı bu dünyada gayr-ı nâtık imişsiniz! Sizin nutkunuzu dinleyen hakiki gayr-i nâtıklar, nutuksuzluklarından Allah'a hamdederler. Siz, "Bölükbaşı" adınıza rağmen, bir manga başı olamazsınız. Bir mangaya bile emin bir istikamet gösteremezsiniz! Farkında değil misiniz ki, sizi irtica ile suçlandıranlara cevap vermek için, onların dine ettiği hakaretin bin mislini siz etmektesiniz! Efsus, efsus ki, siz kimseyi samimiyetsizlik ve haysiyetsizlikle değil de, bir vakitler dindarlara el uzatmakla suçlandırarak, asıl dini, din müdafiliğini mütearife halinde bir yüz karası saymaktasınız! Muhal farz olarak bir ân için bu dediğiniz kabul olunabilse, o halde sizi halkın mukaddesat hislerini okşamakla itham edenlerin haklı olması gerekecek...

Bizim sizden istediğimiz ve isteyeceğimiz hiçbir şey yok... Elverir ki, mahzun kütle hakîkiler ve samimilerle sizin gibilere "Senin koruyacağın hakka sahip olmaktansa, olmamak hayırlıdır!" demeyi bilsin!

Siz kazandınız ama, Partinize her şeyi kaybettirdiniz sayın koğuş hatibi!

(14 Mayıs 1954)

 

AL!

Babıâlinin Bab-ı âdi cephesinde (Dünya) isimli, çöp tenekesi boyunda bir kulübeye sığınmış bir köpek vardır ve adı B.... F...'tir.

Dökük kıllarının her kökünde uyuz kabartıları zıplaşan ve ruhundaki cerahat ağzından dökülen ve hokkasını dolduran bu âdi hayvan, kalemini işte her gün bu hokkaya daldırıp ulvî mânalara mikrop aşılar. Fikir adına, hiçbir mahalle itinin tenezzül etmeyeceği küfürlere kadar düşer ve devamlı bir can çekişme içinde ulvuliklere karşı olur.

Bu, mikrop kavanozu it, geçenlerde benim "Kırmızı" isimli yazımı ele alıyor ve kurmay yakasının kırmızı olması gibi nâmütenahi uzak bir münasebeti kuyruğuna dolayarak, benim kurmayları murad ettiğimi ileri sürüyor.

Bâbıâlinin Bab-ı âdi cephesi iti, unutmuş görünüyor ki, bu âlemde topu topu yedi renk vardır; bu renklerden herhangi biri içinde tecelli eden eşya ise sayısızdır. Aziz ve münezzeh kurmay sınıfının yakası kırmızı olduğu gibi, Bedii Faik'in suratından daha az kirli olan ve kendisine kefenlik etmeyi kabul etmeyecek kadar haysiyet sahibi bulunan âdet bezi de kırmızıdır.

Ben, sivil cezaevinde bir buçuk yıllık hapsimi hikâye eden o yazıda sadece acılarımı remzlendirmek mânâsına "kırmızı" yı ele aldım; ve elbette ki "Zindan bekçisi" tâbiriyle, yakalarının kırmızı olduğu herkesçe bilinen hapishane gardiyanlara, şahıs ve meslek olarak herhangi bir kötülük sıçratmadım; onları, mücerret bir ruh baskısının azap sembolleri diye gösterdim.

Hapishânede kurmay ne arar? Zindan bekçisi ve gardiyan nerede, kurmay nerededir? Eğer yakasında kırmızı bir renk taşıyan her meslekî hüviyet bundan alınmak vaziyetinde olsa, ceza hâkimi, savcı, bekçi ve daha bilmem kim, ayaklanmak hakkını nefsinde görmez mi?

Hiçbir riyazî kat'iyet ve bedahet, benim yazımdaki kast hedefi kadar açık ve belirli değildir; hapsimiz sivil hapishânededir, yazımız bu hapishâne acılarının hikâyesidir, oradaysa zindan bekçisi gardiyandır ve kırmızı yakalıdır. Kaldı ki, askeri ceza ve tevkif evlerinde de kurmayın işi yoktur.

Ben ilk terbiyesini bir askeri mektepten almış (militarist) bir insanım, tek kelimeyle orducuyum ve hayalimde mefkûreleştirdiğim kurmay subay seciyesine âşıkım.
O kadar âşıkım ki, 27 Mayıs hareketinin bir neşter gibi deştiği ahlâk buhranımızın en keskin tezahür kutuplarından biri olarak, kâbuslara bile girân gelecek bir münasebeti, arslanlara:
-Bak, düşmanın senin için ne diyor!!!
Gibilerden rapor etmeye kalkan Bedii Faik misillû hasta köpeklerin tecrid edilecekleri hâli adayı, yine kurmay dehâsından beklemekteyim.

Büyük çileler sonu gözlerini kaybeden (Son Posta) sahibine "Kör!" diye küfredecek kadar alçalmış bir hasta köpeğin (Basil dö Koh) yatağı sefil ciğerindeki kan, kurmay renginin asaletinden o kadar utanmalıdır ki, ağzından kahverengi gelip o mülevves leşi terketmelidir.
Hepsi bu kadar!:..

(18 Ocak 1962)

BAB-I ÂDİ TİPİNE!

Üstüme söverek gel, bayılırım; fakat sövmen bir fikir öfkesine, bir düşünce sinirine bağlı olsun...

Böyle gelebiliyor musun?
Sen, yalnız kendine oyuncak edindiğin mukavva Dünya içinde sahte gerçekler imal edip bunları insanlara yutturmaktan anlıyorsun!
Güvenle gel, biterim; öyle ki, hiçbir desteğin olmasa da güvenindeki heybet bana yeter?
Böyle gelebiliyor musun?

Sen yalnız, arslanın iki ayağı arasına sığınıp, faaliyetine engel gördüğü kediyi rapor eden sıçana benziyorsun!

Fikrin yok, hakikatin yok, bilgin yok, ihlâsın yok, güvenin yok; ve düşün, bunlardan tek tek pay almış olarak ne çapta ahlâkın yok!..

Böyle olunca, işte böyle perişan olur; ve kalemini vücudunda en uygun kılıfa sokup, suspus, oturursun!

Darısı Bâbıâli yokuşundan inip çıkarken bâb-ı âdi kulübesi sakinlerine mahsus bir eda takınanlara...

(22 Ocak 1962)

 

İĞRENİYORUM!

Elimden doğruca, güzelce, iyice bir yazı mı çıkıyor? İğreniyorum! Hâlâ bu memlekette doğru, güzel ve iyi olanı savunma gayretimden, bu gayretin boşluğunu anlayamamak enayiliğinden iğreniyorum!

Olanlar ortadayken, hep bugünü yarına erteleyici ve gelmeyecek bir istikbale ısmarlayıcı "cek" ve "cak" edatlarından iğreniyorum!

(Perikles) gibi (Attik) Yunan medeniyetinin en haşmetli ve her şeyi tamam cemiyetinde, (Lirik) şiirin babası (Pindaros) şöyle der :"Meğer bütün bir ömür katırlara saman yerine çiçek sunmuşum!"... Ben de aynı meraret duygusuyla güneşi cepte kaybetmiş bir topluma bu sırrı anlatamamanın sefaletinden iğreniyorum!

Dudaklarla kalbler arasındaki mesafeden, her akşam başına yorganı çeker çekmez uyuyuveren nefs muhasebesi yoksunu eyyamgüder politikacıdan, tecrit kampı ve iman zindanı haline getirdikleri camilere hissizce girip çıkan marka müslümanlarından iğreniyorum! Gördüğü şeyi nasıl görebildiğini izahtan âcizken gözüyle görmediği için Allahı inkar eden maddeciden iğreniyorum!

Posayı cevher sanan kabuk milliyetçisinden, çile çekmeden olmaya bakan ezberci medeniyetçiden, hayat ağacını devirmeyi ve nurlu meyveleriyle ateşe atmayı inkilâp sayan devrimbazdan ve bunlara inananlardan, kapılanlardan iğreniyorum!
Hâsılı, dil adına dilden, ev adına elden, vatan adına vatandan ve köy, köylü, şehir, şehirli, gazete, dergi, kitap, mektep, talebe, muallim, polis, memur, kanun, nizam, kadın, erkek, dost, ahbap ne varsa bunların gerçekleri adına hepsinden iğreniyorum!

Ötesi var mı?...
Ağlayamayan, anlayamayan, içini kanatamayan, yumruğunu sıkamayan insandan, Allahın Kur'anda "belhüm adal-Hayvandan aşağı" diye andığı iki ayaklılardan iğreniyorum!

(17 Mart 1980)


geri | başadön

 

 

yukarı | geri | site haritası | anasayfa
Hayatı | Eserleri | Aksiyonu | Büyük Doğu İrtibat | e-mail

designed by DBSNET © 2000